20 Aralık 2008 Cumartesi

soundgarden - superunknown [1994]

artık differentiable olmadığımı söylemiştim, değil mi?

audioslave ile tanıştıktan sonra yavaş yavaş kaçırdığım grupların farkına varmaya başladım. bu grupların ilki, doğal olarak, soundgarden oldu. ve ben soundgarden'ı çok sevdim. 

öyle böyle değil.

soundgarden'ı benim için önemli kılan bir sürü unsur var. en başta, benzer frekans spektrumlarına sahip olduğumuzu düşünüyorum. normal bir gün içinde beynimde oluşan elektriksel zımbırtıları toplasak, çarpsak, bölsek, zamana göre grafiğini çizsek bir "loud love" elde edeceğimize neredeyse eminim. bir de, diğer chris cornell çalışmalarına kıyasla soundgarden çok farklı bir tada sahip. şarkıların çoğunda insanı farklı ruh hallerinden çıkarıp kendi moduna sokma gibi bir özellik var sanki. müziğin çin'i soundgarden'dır diyorum, dedim.

superunknown'u ilk dinleyişim lise yıllarına tekabül ediyor. çoğunlukla duygu'yla matematik derslerinde bir taraftan türev alırken diğer taraftan tek kulaklıktan albümü dinlerdik. (komik bir ayrıntı, bunu en ön sırada yapıyor oluşumuzdu. buna izin veren, mr. welch'in detention vermeye çalıştığı tek öğretmen olarak literatüre geçen mr. preacher'a buradan teşekkürlerimi sunuyorum.) sanırım o dersler bende garip bir şartlanmaya sebebiyet verdi, ileri matematik kullandırmayı gerektiren derslerin sınavlarına soundgarden olmadan çalışamadım hiçbir zaman. bu da böyle bir anımızdı.

müzik videoları denince aklıma gelen, hafızamda kalıcı yer etmiş birkaç sahne var. yarı-travmatik prodigy'leri bir tarafa bırakırsak bu görüntülerin en başında "black hole sun"daki 'mangaldaki barbie' temalı çalışma geliyor. videonun tamamı bir fenomen, biliyorum, ama o sahnenin bendeki etkisi her zaman bambaşka olmuştur. eklemek isterim ki, rock'n coke'ta gördüğüm kadarıyla bu şarkı milletimizin genç insanları arasında eşlik etme seviyesi açısından "kimler geldi, hayatımdan kimler geçti" kıvamına gelmiş, ki bu hoş bir durum sanırsam. bir de, unutmadan, kalbimde ayrı bir yeri olan bir diğer video da "fell on black days"e ait olan. çok siyah-beyaz, çok gölgeli, çok basit, çok güzel.

soundgarden'ı neanderthal rock ve homosapien rock olarak ikiye ayırırsak, ikinci kategorinin yıldızı benim nezdimde "4th of july" olmuştur hep. alakalı olarak, bu yazın en büyük hayal kırıklıklarından biri chris cornell'in rock werchter'de gerçekleşecek performansını iptal etmesi oldu. sahneye 3 temmuz'da çıkacaktı, bir insanın cornell'i hayatında en fazla birkaç kez göreceğini düşünerek -ve mühendis bakış açısıyla- bunu "neredeyse 4 temmuz" olarak değerlendirebilirdik. ve belki de orada ben "4th of july"ı canlı dinleme şansını elde edebilirdim. olmadı. ama bir gün bu da gerçekleşecek, hatta 1. kategorinin altın madalyalısı "jesus christ pose"u da dinleyeceğim, "pretty noose"u da. şahane olacak şahane. hissediyorum.

soundgarden'ı reunion haberi gelirse muhtelif taklalar atacak, sonra da "ama eski büyüsü bozulmasın" deyip ikilemlere sürüklenecek kadar çok seviyorum. kendilerine badmotorfinger başta olmak üzere yaptıkları 5 şahane albüm için, bir de ayrıyetten "burden in my hand" için teşekkürlerimi sunuyorum. alınmasına yardımcı oldukları şahane türev ve integralleri de unutmayalım tabi. 

ps. eski zamanların anısına,

i'm a search light soul they say, but i can't see it in the night
i'm only faking when i get it right

bonus: rock'n coke outshined performansı, 01.09.07



17 Aralık 2008 Çarşamba

audioslave - audioslave [2002]

∃! vocalist v ∀ generation s.t. v→god as t→∞.

mtv eskiden her hafta bir şarkıya kafasını takar, her saat başı o şarkının videosunu yayınlardı. bir ara o şarkı mevzu bahis albümün ilk single'ı olan "cochise" idi. ben, her nedense, şarkıya her denk gelişimde kanalı değiştiriyodum - öyle ki, uzun bir süre o helikopter sesi benzeri kısmın ötesini dinlemeden yaşadım. bu arada belirtmem gerekiyor, odamdaki yer problemlerinden mütevellit televizyon bir kitaplığın üstünde, yüksek irtifalarda yaşamını sürdürmekte ve dolayısıyla radyo gibi kullanılmaktaydı. neyse, birkaç hafta sonrasıydı sanırım, yine televizyon dinlerken "like a stone" çalmaya başlamıştı. gitar solosu civarlarında sandalyeye mıhlanıp kaldığımı çok net hatırlıyorum. sonra kafamı kaldırıp televizyona bakmıştım, tam o anda ekranda gülümseyen bir adam vardı. (03:31 - ilgilenenlere.) işte o gün müziksel ilerleme grafiğimde bir discontinuity meydana geldi, artık differentiable bile değildim, limitim uçuyor kaçıyordu, zira artık chris cornell denen insanoğlu hayatıma girmiş bulunuyordu.

audioslave hastalığını önce sanırım duygu'ya bulaştırmıştım. sonra da gülin'e. kendimizi bir ara o kadar kaptırmıştık ki grupla ilgili her şeye; lise hayatımı sadece audioslave anektodları üzerinden anlatmak mümkün bile olabilir. albümü hatim ettikten sonra canlı kayıtları edinmeye adamıştık kendimizi. aldığımız seçmeli bilgisayar dersi sırasında lab'de jeffgarden'dan videoları yüklüyorduk. o senenin bilançosu şu şekildeydi: yaklaşık 15gb'lık bir konser/röportaj vs video arşivi, 2500 resim, 3204967207 adet mp3. bu noktada robert'e überhızlı interneti için teşekkür etmeyi bir borç bilirim. ayrıca tüm videoları sistematik olarak listeleyen duygu'ya ve benim az kalsın bozduğum emektar 512mb'lık flashdiskine teşekkürlerimi sunuyorum.

albümdeki her şarkıyı ayrı ayrı çok seviyorum. beynime kalıcı bir şekilde kazınmış şeylerin bir kısmı şöyle: "cochise"in başlangıcındaki o helikopter sesleri, "show me how to live"in videosu, "what you are" ve "getaway car"ın sözleri, "i am the highway"in sebep olduğu hipnoz hali, "like a stone"un solosu ve "the last remaining light"ın tüm notaları. ayrıca, aol röportajında chris cornell'in "who's your biggest celebrity crush?" sorusuna "michael jackson." diye cevap verişi. westpalm'daki "seven nation army" performansı. bir de tabii hepsinin ötesinde, 22 haziran 2005 akşamı, brixton konseri.

o konsere gitmek hayatımda yaptığım en iyi şeylerden biriydi galiba. o günden aklımda kalanlar gülin'in mcdonald's'daki tepkisiz hali, heyecandan yiyemediğimiz o yemek (ve muzlar), konseri en ön sıradan izlememizi sağlayan sevimli güvenlik görevlisi, konser boyunca bir taraftan crowd surfer avlarken diğer taraftan da bize su yetiştirmeye çalışan görevliler, "killing in the name" başlangıcında üzerimde oluşan 223046702 Pascal'lık basınç, çıkışta metroya giderken tshirt'ünü düşüren ve "i'm sorry you had to touch that" diyen eleman ve before & after fotoğraflarımız. ilginçtir, konserin kendisini anlatamak çok zor geliyor. dilek'in de dediği gibi, beynimin video codeclerini çözdüğüm gün o deneyimi de kelimelere dökmeyi başarabileceğim sanırım.

bu yazıyı 'destan' kategorisine girmeden önce burada noktalamak istiyorum. audioslave'e lise yıllarımızı şenlendirdikleri için, tom morello'ya da pena için teşekkür ediyorum. evrendeki bilimum güçler chris cornell'i başımızdan eksik etmesin. amin.

bonus: konser bileti

1 Kasım 2008 Cumartesi

madonna - ray of light [1998]

dinlediğim hemen hemen her grup ve sanatçıyla ilgili olarak bir "tanışma" hikayesi vardır kafamda. söz konusu madonna olunca, hafızam biraz tekliyor, zira sanırsam kendisini ilk görüşüm televizyonu açmayı öğrendiğim bebeklik yıllarıma tekabül ediyor. bence bu kadının 1983'ten beri sürekli müzik yapıyor olması gerçekten müthiş bir şey. yaptığı albümlerin bazılarını fazla beğenmesem de, 25 senelik azmi için burada 25 saniyelik saygı duruşunda bulunmayı uygun görüyorum. bulundum.

ray of light'ın -tahminlerime göre- bizim eve alınan son kaset olma gibi bir özelliği var. kasetlerin en güzel yanı sanırım arabada dinlenebiliyor oluşlarıydı. bu, yazın tatile giderken walkman'in pilinin bitmesi durumunda oldukça önemli hale geliyordu. offspring konusunda ailemi hiç bir zaman ikna edemedim ama madonna'ya hayır demiyorlardı. benzer bi durum eyüpmobilde de gerçekleşmekteydi o sıralar. serviste dinlettiğim ev yapımı eklektik kasetler daha sonraları lise 3'ler tarafından getirilen sıkı yönetimi tetiklemiş olabilir, buradan tüm servis sakinlerinden özür diliyorum.

ray of light baştan sona çok güzel bir albüm. madonna'nın her sene farklı kimliklere bürünmek gibi bir derdi olmasa, ray of light modunda kalmasını ve william orbit ile n adet albüm yapmasını rica ederdim herhalde kendisinden. (eminim beni dinlerdi.) şarkılara gelirsek, frozen'ı hep çok sevmiş, videosunu da pek beğenmişimdir. swim ve nothing really matters da oldukça başarılı parçalar. ama albümün asıl incisi bence to have and not to hold... altyapısı, melodisi, sözleri itibariyle anneanne el nakışı tadında bir kusursuzluğu var. gerçi sanırım bu hava albümün genelinde mevcut.

madonna'nın teşekkürüme ihtiyacı olduğunu sanmıyorum. kadın zamana karşı koymayı başardı sanırsam, daha ne olsun? o zaman william orbit'e sunuyorum teşekkürlerimi. ayrıca, kendisine grammy'lerin mitozla çoğalmadığını hatırlatmak istiyorum, popüler müziğe tekrar bir el atsan da keyfimiz yerine gelse diyorum. dedim.

24 Ekim 2008 Cuma

oasis - (what's the story) morning glory? [1995]

orta okul ve lise yıllarında edindiğim deneyimler sonucu geliştirdiğim muazzam komplike bir teorim var: boşta kalan robert kolej öğrencisi istemsiz olarak locker'ına gider. çoğu kez başıma gelmiştir bu, "ben şimdi niye geldim ki buraya?" diye düşünmüşümdür. o dolap niyeyse insana bir huzur verir, çok sevdiğin o okulda bir yerin olduğunu hatırlatır. (49 numara, kalbimdesin.) orta okul yılları boyunca dolap da sürekli değişti, içindeki resimler de... fakat sanırım, o dolabı açtığımda arka planda çalan şey hep oasis idi.

sözlerini baştan sona ezberlediğim ilk yabancı şarkılardan biri wonderwall. o zamanlar çok mutlu ederdi beni o şarkıyı dinlemek. zaten hatırladığım kadarıyla uzun bir süre albümün geri kalanıyla çok ilgilenmemiştim. bir yerlerden videosunun 10 saniyelik bi kısmını bulmuştum, sayesinde quicktime denen oluşumdan haberim olmuştu. şarkının sözleri hemen hemen her icq profiline girmişti. akabinde tüm listeye "update lütfen" içerikli mesajlar gönderilmişti. tey tey...

albümün en göz önünde olan şarkısı her ne kadar wonderwall olsa da, şahsi favorim her zaman don't look back in anger olmuştur. 'belirli bir ses seviyesinin altında dinlenmesi yasak olan şarkılar' diye bir liste yapılsa bu şarkının ilk ona rahat gireceğini düşünüyorum. özellikle geçtiğimiz birkaç sene içersinde bu şarkının büyük faydasını gördüm, hayal kırıklığı ve sinire çok iyi geldiği tarafımdan tescillendi. bir de, eklemek isterim ki, büyük britanya dahilinde bir konsere gidip bu şarkıyı bağıra çağıra söylemek uzun zamandır hayallerim arasında.

flashback alert: morning glory defterler çok modaydı bir ara, ulaş'taki pembe kaplı olanla hazırlıkta çok dalga geçerdik. liam ve noel gallagher kardeşler bir zamanlar müzik aleminin en önemli dedikodu kaynakları arasındaydı, takip etmesi pek eğlenceliydi. önemli bir nokta, oasis ile tanışmam gülin sayesinde oldu. o yüzden oasis renkler arasında yeşile tekabül eder mesela. ayrıca cast no shadow ve she's electric isimli şarkıları da çok severim. gitmesem de, görmesem de, sayelerinde manchester'ı da çok severim.

oasis'e eskimeyen (çok dinledim, bir şey olmuyor gerçekten) şarkıları ve bana farkında olmadan verdikleri her türlü psikolojik destek için teşekkürlerimi sunuyorum.

9 Ekim 2008 Perşembe

pearl jam - ten [1991]

geldik sonunda.

ben herkesin bir müziği olduğuna inanıyorum. hani, dinlersin ve içine işler, seni alır başka yerlere götürür, gerekiyorsa yerine geri getirir. hastayken iyi gelir, kızgınken iyi gelir, mutluyken iyi gelir.  duyduğunda kendini daha bir "olmuş" hissedersin. işte o müzik, benim için, pearl jam.

duygu bize black'i dinlettiğinde sanırım orta 1'deydik. sonrası nasıl gelişti tam olarak hatırlamıyorum aslında. ten albümünü dinlemiştik, mtv unplugged'ı izlemiştik. black'in oradaki canlı versiyonu fena vurmuştu. televizyonda jeremy'nin videosunu görünce acayip mutlu olduğumu hatırlıyorum. zamanla diğer albümleri de edinmiştim, jeffgarden sayesinde konser kayıtlarını yüklemiştim. benim diyen gruplar "çok iyi" dedirtebilecek iki-üçten fazla şarkı çıkaramazken pearl jam'in o kategoride onlarca şarkısının olması beni çok etkilemişti. grup üyelerinin insanüstü varlıklar olduğunu düşünmeye başlamıştım. neyse, sonuçta birkaç sene içerisinde pearl jam beynimi tamamen ele geçirmişti.

eh, bu kadar sevince, insanın her şarkıyla ilgili söylecek bir şeyleri oluyor ister istemez. mesela porch'u bağıra çağıra söylemeyi çok seviyorum. eddie vedder'ın pinkpop 92'de o şarkıyı söylerkenki akrobatik hareketlerini hatırladıkça yüzümde hep bir gülümseme oluşuyor. better man'in canlı versiyonlarında, müzik başlamadan önceki birkaç mısrayı binlerce insan mükemmel senkronlu bir şekilde, hep bir ağızdan söylüyor ya hani, her duyduğumda tüylerim diken diken oluyor. i am mine'ı her dinleyişimde eddie'nin sesine hayran kalıyorum. oceans'dan alınmış herhangi ardışık 5 nota beni ağlatmaya yetebiliyor. do the evolution'un videosunu -ki bence yapılmış en iyi videolardan biri- ipod sayesinde hep yanımda taşıyorum. bir de, zamanı geri çevirmek mümkün olursa eğer, madison square garden'daki konsere dönmek, crazy mary dinlemek, eddie'nin uzattığı şaraptan içmek istiyorum.

aklıma gelen diğer birkaç nokta şöyle: "which pearl jam song are you?" isimli son derece bilimsel ve sonuçları isviçreli bilim adamları tarafından onaylanmış testte ben immortality çıkmıştım. matt cameron'un hem soundgarden'da hem de pearl jam'de çaldığını fark ettikten sonra o adamı "yuh artık" kategorisinde dave grohl'un hemen yanına yerleştirmiştim. bir fluid mechanics sınavı çıkışı berkermobilde radyoda state of love and trust çalmıştı, camları açıp bağırarak söylemiştim, çok güzeldi.

miyop bir insan olarak söyleyebilirim ki, kulaklarım ve pearl jam arasındaki ilişki gözlerim ve lenslerim arasındaki ilişkiye çok benziyor. uzak kaldığımda tadım kaçıyor. istiyorum ki, bir kere (ya da çok kere, karşı çıkmam) onları canlı canlı dinleyeyim. yellow ledbetter çalarken "bitmesiiiin" diye bağırayım. olacak, olacak. inanıyorum. beşini de gözlerinden öpüyorum.

26 Eylül 2008 Cuma

the verve - urban hymns [1997]

have you ever been down?

richard ashcroft'un insan bünyesinde reset etkisi var. öyle ya da böyle. bittersweet symphony'yi her dinlediğimde şarkının sonlarına doğru başlangıçtaki düşüncelerimi tamamen unutmuş oluyorum. sonra bütün gün içimden "i can't change, i can't change, i can't change" diye söyleniyorum, kafamda sadece o sample dönüyor. çok pozitif bir etki olduğu söylenemez belki, ama ben o adamı, yaptığı müziği ve özellikle bu albümü çok seviyorum.

the verve ile tanışmam da bittersweet symphony sayesinde olmuştu. videosunu televizyonda izlemiştim, çok sıradan gibi duruyordu, altü üstü yürüyen bir adam vardı ama ben hayran kalmıştım. kalabalık caddelerde yürürken bu şarkıyı açıp videoyu tekrarlamayı denemişliğim çok olmuştur. fakat işte, action-reaction, bünyeye zarar bir yürüyüş tarzı o. pek tavsiye etmiyorum dolayısıyla.

çok fazla yazan bir insan değilim ben normalde. mesela günlük tutmayı hiç becerememişimdir. yapılacak işleri bile bir yere not etmeye üşenirim genelde. lisede her sene başında calendar alır dönemin yarısına gelmeden doldurmaktan sıkılırdım. bütün bunlara rağmen aklımda her zaman son derece korumalı bir bölgede saklı duran bir liste var. liste "şu festivale gidilecek. o grup canlı izlenecek. bu adam yaşlanıyor bak, dünya gözüyle görmek lazım bir an önce." gibi şeyler içeriyor. insanın hayattaki amaçlarını müzik üzerinden belirlemesi de ilginç bir konu tabi. neyse işte, "the verve canlı dinlecek" maddesini, üzerinize afiyet, bu yaz rock werchter sayesinde silmiş bulunuyorum. (bu yaz o listede toplu bir temizlik oldu ama hepsini şimdi birden söylemek olmaz.) 1999'da dağılan grubun bu sene tekrar bir araya geleceğini öğrendiğimde kaybettiği favori oyuncağını (donatello'dan başkası olamaz pek tabi) bulan çocuk kadar sevinmiştim. konserde o sevinç eksponansiyel olarak büyüdü, drugs don't work'te birkaç gözyaşı dökme seviyesine getirdi, kapanışta bittersweet symphony'yi bağıra çağıra söylerken neredeyse nirvanaya erdirdi.

sonnet 'sabah kalkınca beynin içinde çalan şakılar' kümesinin daimi elemanı. the rolling people da öyle. bu albümdeki şarkıların çoğu öyle aslında. sanırım bunun en büyük sebebi albümü sık sık sabahları okula giderken serviste dinlemem ve aralarda uyuyakalmam. içime işlemiş yani. bittersweet symphony'deki o meşhur sample için the verve'in rolling stones'a epey bir bedel ödemiş olması beni çok sinir ediyor. ama şarkılar çok huzur veriyor.

the verve'in yeni albümünü o kadar yavaş dinliyorum ki, anlatamam. 1 şarkı/hafta gibi bir hıza sahibim şu an. alışmamışım yeni materyale sahip olmaya. bana 'tüketmekten' bu kadar korkacak güzellikte müzik yaptıkları için kendilerine teşekkür ediyorum. albüm kapağındaki beyaz şapkaya 10 üzerinden 3 veriyor, herkesi yolda omuz atarak ilerleyenleri hoş görmeye davet ediyorum.

bonus: rock werchter'den bir fotoğrafı aşağıda bulabilirsiniz.


9 Eylül 2008 Salı

king crimson - in the court of the crimson king [1969]

king crimson ile tanışmamın hikayesinde başrolde babam var. günlerden bir gün, arabada giderken radyoda -o zamanlar adını bilmediğim- epitaph çalmaya başlamıştı. babam şaşkınlık içinde radyonun sesini sonuna kadar açmış, bir taraftan araba kullanmaya çalışıyor, diğer bir taraftan da bana "bak sözlerini iyi dinle, bulmamız lazım bu şarkıyı" diyordu. arada epitaph sözcüğünü duyduğumuzda "hah, bu!" demişti. eve gider gitmez yapılan muhtelif googlelamalar sonucunda şarkının adını ve kime ait olduğunu öğrenmiştik. king crimson'u duyduğunda babam taşınırken atılan/kaybolan plak arşivini hatırlayıp pek bir hüzünlenmişti. ben uzun bir süre internette şarkının bir kaydını aramış fakat bulamamıştım. konu öylece rafa kalkmıştı.

birkaç ay sonrasıydı sanırım, orta 1 (ya da 2 miydi?) senesinin bitmesine yakın ayça bir doğumgünü organizasyonu hazırlamıştı. taksimde yemek-kahve-müzik dükkanı gezmece klasik üçlüsünü gerçekleştirme gibi ulvi bir amacımız vardı. son kısmı icra etmek üzere megavizyona girdiğimizde ben şans eseri king crimson'un in the court of the crimson king albümünü bulmuştum. cd'nin arkasını çevirdiğimde aranan şarkının bu albümde olduğunu fark edip pek bir heyecanlanmıştım. özge'nin maddi yardımları sayesinde cd'yi alıp eve dönüşe geçtiğimde çok mutlu bir insandım.

neyse, sonuçta cd yerini buldu. dünyayı kurtarıp arkasına bakmadan giden kahraman edasıyla o albümü uzun bir süre hiç dinlemedim. birkaç sene önce, yine muhtelif toplu taşıma araçlarını kullanarak okula gelmeye çalıştığım bir gün güney kapıya ulaştığım anda shuffle "i talk to the wind" şarkısını sundu bana. pek beğendim, geri dönüp tüm albümü dinledim. her dinleyişimde garip bir şekilde huzur buldum. "i talk to the wind" eşliğinde boğaza bakarak o yokuşu inmeyi buradan herkese tavsiye ediyorum.

1960-70'lerde yaşamaya özendiren gruplardan biri oldukları için king crimson'a buradan teşekkürlerimi sunuyorum. ayrıyetten arabada radyonun epitaph'ı çaldığı o gün hepimizde geçici duyma kaybına sebep oldukları için kendilerini kın kın kınıyorum.

6 Eylül 2008 Cumartesi

garbage - version 2.0 [1998]

james bond filmlerini hep sevmişimdir. pierce brosnan'ı da öyle. 1999'da sinemada the world is not enough ı izlerken çok "sevindirik" olduğumu hatırlıyorum. evet öyle bir kelime kullanımdaydı o yıllarda. pişmanım, birazcık. arabalar, aksiyon, mr. bond ve yine arabalar beni o kadar etkilemişti ki, orta 2 ingilizce dersinde yapmamız gereken current affair projesi için konumu james bond olarak seçmiştim. uzuun uzuun hazırlanmış, slaytlar ve poster için olağanüstü kasmıştım. sunum programını renkli fotokopi çektirip dağıtmıştım. filmde bond'un götürdüğü kızlarla ilgili olarak soru sorulduğunu hatırlıyorum, çok gülmüştük. ms. landers'tan 5'imi alıp mutlu mesut tamamlamıştım o seneyi.

neyse, sanırım garbage ile tanışmam bu film sayesinde oldu. gun barrel sahnesi geçerken garbage'ın filmle aynı ismi taşıyan şarkısı çalıyordu. çok beğenmiştim, süper 56k bağlantımla kazaa'dan mp3'ünü yüklemiş, akabinde megavizyona giderek version 2.0 cd'sini almıştım. kapaktaki o turuncu desen garbage'ın web sitesinde vardı, alıp masaüstüme döşemiştim. bir ara hayat garbage'a endeksliydi anlayacağınız. hatta orta 3 almanca dersinde en sevdiğim grup olarak garbage'ı sunmuştum. (her ne kadar öncesinde frau toprakkaz beni aras'la -limp bizkit- grup yapmaya çalışmış olsa da...)

o cd sonra orta 3 ankara gezisine geldi benimle beraber. partimsi bir oluşum yapılacaktı otelde, hatta gülin'in doğumgünüydü o gün sanırım. işte o gün, o dandik toplantı salonunda kaybettim ben version 2.0 cd'mi. yanında 10 tane daha albüm vardı hatta, çok üzülmüştüm. boş kutusu hala evde duruyor. cd, hükümsüzdür.

you look so fine'ı çok severdim, hala severim. videosu da hoştu, taş bir adam vardı shirley manson'un yanında. yanlış hatırlamıyorsam güzide ülkemizin nadide sanatçılarından biri o videoyu kopyalayıp kendine uyarlamıştı. kim olduğunu hatırlayan varsa beri gelsin.

belirtmek isterim ki, şahsi 'sabah kalkınca beynin içinde çalan şarkılar' listemde en yüksek katılım garbage'a ait. her ne kadar garbage'ın ilk albümü o olmasa da, kendi kendine "yeni grup" keşfetme hissini ilk bu albümde tattım. o açıdan teşekkür ediyorum filme, garbage'a ve kendime.

ps. garbage'a #1 crush gibi bir şarkı yazabildikleri için ayrıyetten hürmetlerimi sunuyorum.
pps. current affair programımı ufak bir sondaj sonucu buldum, aşağıda görebilirsiniz.

5 Eylül 2008 Cuma

peter mcconnell - grim fandango ost [1998]

dünyanın en güzel oyunu. noktaya dikkat.

hikaye müthiş, atmosfer müthiş, karakterler müthiş. soundtrack de, tahmin edilebileceği üzere, müthiş.

1998-99 civarında soundtrack i bulmak epey zordu. ya kimse upload etmiyordu, ya da benim googlelama yeteneklerim yeterince gelişmemişti, bilmiyorum. the enlightened florist isimli melodi oyunda belirli bi dükkana girince çalardı. ama odadayken diil, sadece kapıdan girerken. şarkıyı dinleyebilmek için bir save game i defalarca açıp o kapıdan geçtiğimi hatırlıyorum. eğlenceliydi. sonra, casino calavera tarzında şarkılar bulabilmek için deniz'e danışmıştım. sayesinde ciddi bir duke ellington arşivim oldu. danke (über) schön diyoruz kendisine.

bu oyunu bana ilk yüce kuzen bahadır tavsiye etmişti. cd'sini vermişti, aylarca oynamıştım. bazı yerlerde walkthrough lara baktığımı burada itiraf ediyorum. zordu ama, özellikle oyundaki 2. sene. neyse, ben o cd'yi hiç geri vermedim. orijinal cd hem de, kitapçık bile var kutusunda. buradan bir özür ve teşekkür paketi sunuyorum kendisine. aşırı kullanım sonucu oyunun 2. cd'si kendini koyverdi önceki sene. bakırköydeki über oyun dükkanına gidip (kapandı sonra) "bana grim fandango lazım, sadece 2. cd ama" dediğimde oradaki görevlinin gözlerinde beliren şaşkınlık ve akabinde gelen takdir ifadeleri çok mutlu etmişti beni.

oyunu anlatmam çok zor. çok etkileyici olduğunu söyleyebilirim bir tek. sonunda ağlamıştım, o boyutta. bir zamanlar her 10 cümlemden biri grim fandango alıntısı oluyordu. ekonomi derslerinde bayınca önümdeki kağıda açılış sahnesinin repliklerini yazıyordum. kendimi frenlemeye çalışıyorum artık, etrafı çok baymamak adına. konu açılmışken, blogun en tepesinde yazanlar da bu oyundan. context anlatmayayım, oynayacaklara süpriz olsun.

lucas arts sen bizim her şeyimizsin.

ps. mp3'lere buradan ulaşabilirsiniz.
ek. sonradan aklıma geldi: lise 2 veya 3'teydi sanırım, gould 3. kattaki sınıflardan birinde almanca dersindeydik. dönen muhabbet neydi tam hatırlamıyorum ama bir ara yanımda oturan yarkın "viva la revolucion!" demişti. dönüp "salvador limones?" diye sormuştum. başka bir bileni bulunca insanı mutlu edebilen bir oyundur grim fandango. oh yes.

deftones - white pony [2000]

bendeki deftones sevgisi bambaşka.

ipod'um ile aramızda çok seviyeli bir simbiyotik ilişki var. çok seviyorum kendisini, onsuz yaşayamıyorum. süper müzikler dinliyorum sayesinde. (sennheiser'ıma da buradan selam ederim.) o da benim sayemde dünyayı geziyor, hem de deri kılıf içerisinde. über lüks bir hayat anlayacağınız. neyse, konuyu dağıtmayalım, özetle ipod benim için çok önemli bir cihaz. alırken arkasına ne yazdırayım diye günlerce düşünmüştüm, sonra da aşağıda ilk postta görünen sözlerde karar kılmıştım. deftones sevgimi dağlara, taşlara ve ipoduma yazdım. müthişim.

deftones 2006'da yedikulede konser vermek üzere gelmişti güzide ülkemize. ilk şarkı passenger idi. ilk birkaç dakika içerisinde bilincimi semi-yitirmiş olsam da (gülin şahittir saçmalamalarıma), hayatımda yaşadığım en güzel şeylerden biriydi o konser. aklımdan "ben oradaydım" fikri her geçtiğinde abuk bir gülümseme oluşuyo yüzümde.

weird fact #1: biri deftones dediğinde ayağa kalkıp sağ elimi kalbimin üzerine götürme isteği hissediyorum. weird fact#2: türkiye'de konser verdikleri için, her ne kadar kendisi bihaber olsa da, chino'ya börek açma sözüm var.

albüme gelirsek; knife party, passenger, digital bath, change, back to school gibi şarkıları içerdiği üzere fazla bir şey söylemeye gerek kalmıyor sanırsam. knife party'nin ortasında giren vokalleri yapabilecek bir sese sahip olmayı istemişimdir hep. sahneye çıkıp söyleyecek olsam koreografim hazır hatta. (her şarkıya kafamda bir sahne düzeni, ışık, atraksiyon vs planı hazırlamam da ayrı bir post konusu olsun hadi.) bir de, passenger'da chino'nun "cushion" deyişi ayrı bir fenomen.

o "içimde fırtınalar kopuyor, bağırmak çağırmak istiyorum, bakmayın böyle sakin durduğuma" hissini cool hale getirdiği için teşekkür ediyorum deftones'a. bir de tabi, olağanüstü müzik için.

korn - follow the leader [1998]

hikayenin bundan öncesi çok karışık. ana karakterlerimiz uzun saçlı bir adet kenan doğulu, loopa alınmış bir celine dion ve ortaya serpiştirilmiş spice girls.

1998 benim orta 1 seneme tekabül ediyor. o sırada tanıştım korn ile. ilginç oldu tabi, "spice up your life" tan jonathan davis çığırtmalarına geçmek. special thanks to emre for the transition.

-ya bak böyle bi klip var, kurşun gidiyo, süper.
+şarkı da güzelmiş.

1 dakikalık sessizlikle başlıyor albüm. 12 adet 5'er saniyelik track. 13. şarkı, it's on. o başlangıcı dinlediğimde hala içim kıpır kıpır olur, korn'u kendi haline bırakalı epey zaman olmuş olsa da... serviste okula gidip gelirken merve'ye dead bodies everywhere şarkısını tekrar tekrar dinlettiğimi hatırlıyorum. eyüpmobil biraz hızlı olduğu için şarkı her tümsekte kesintiye uğrasa da... all in the family'nin şarkı sözlerini googlelama gereksinimi hissetmiştim bir de. bu da böyle bir anımızdı.

o zamanlar bizim evde herhangi bir video kayıt cihazı yoktu, kamera dışında. mtv bazen korn konserlerini yayınlardı, ben kamerayı televizyona bağlayıp kaydederdim. sonra o kafam kadar kamerayı okula taşıyıp lockerların orda izlerdik. güzel günlerdi.

velhasıl, rock alemine geçiş bu albüm sayesinde oldu. teşekkürlerimi sunmayı bir borç bilirim.

bitmeyen proje

bir oda, odada bir koltuk. arkasındaki duvarda büyük bir boşluk.

annem ikeadan iki çiçekli resim aldı önce. asmayı denedim, beğenmedim.
kendim fotoğraf çekip koymak istedim, çektiklerimi beğenmedim.
başkalarının çektiklerinden seçeyim dedim, yine beğenmedim.

next best thing: album covers. stuff that matter. 4x4 ya da 5x5.
so, here we go. in order of appearance.

for starters

god bless you all
for the song, you saved us.