26 Eylül 2008 Cuma

the verve - urban hymns [1997]

have you ever been down?

richard ashcroft'un insan bünyesinde reset etkisi var. öyle ya da böyle. bittersweet symphony'yi her dinlediğimde şarkının sonlarına doğru başlangıçtaki düşüncelerimi tamamen unutmuş oluyorum. sonra bütün gün içimden "i can't change, i can't change, i can't change" diye söyleniyorum, kafamda sadece o sample dönüyor. çok pozitif bir etki olduğu söylenemez belki, ama ben o adamı, yaptığı müziği ve özellikle bu albümü çok seviyorum.

the verve ile tanışmam da bittersweet symphony sayesinde olmuştu. videosunu televizyonda izlemiştim, çok sıradan gibi duruyordu, altü üstü yürüyen bir adam vardı ama ben hayran kalmıştım. kalabalık caddelerde yürürken bu şarkıyı açıp videoyu tekrarlamayı denemişliğim çok olmuştur. fakat işte, action-reaction, bünyeye zarar bir yürüyüş tarzı o. pek tavsiye etmiyorum dolayısıyla.

çok fazla yazan bir insan değilim ben normalde. mesela günlük tutmayı hiç becerememişimdir. yapılacak işleri bile bir yere not etmeye üşenirim genelde. lisede her sene başında calendar alır dönemin yarısına gelmeden doldurmaktan sıkılırdım. bütün bunlara rağmen aklımda her zaman son derece korumalı bir bölgede saklı duran bir liste var. liste "şu festivale gidilecek. o grup canlı izlenecek. bu adam yaşlanıyor bak, dünya gözüyle görmek lazım bir an önce." gibi şeyler içeriyor. insanın hayattaki amaçlarını müzik üzerinden belirlemesi de ilginç bir konu tabi. neyse işte, "the verve canlı dinlecek" maddesini, üzerinize afiyet, bu yaz rock werchter sayesinde silmiş bulunuyorum. (bu yaz o listede toplu bir temizlik oldu ama hepsini şimdi birden söylemek olmaz.) 1999'da dağılan grubun bu sene tekrar bir araya geleceğini öğrendiğimde kaybettiği favori oyuncağını (donatello'dan başkası olamaz pek tabi) bulan çocuk kadar sevinmiştim. konserde o sevinç eksponansiyel olarak büyüdü, drugs don't work'te birkaç gözyaşı dökme seviyesine getirdi, kapanışta bittersweet symphony'yi bağıra çağıra söylerken neredeyse nirvanaya erdirdi.

sonnet 'sabah kalkınca beynin içinde çalan şakılar' kümesinin daimi elemanı. the rolling people da öyle. bu albümdeki şarkıların çoğu öyle aslında. sanırım bunun en büyük sebebi albümü sık sık sabahları okula giderken serviste dinlemem ve aralarda uyuyakalmam. içime işlemiş yani. bittersweet symphony'deki o meşhur sample için the verve'in rolling stones'a epey bir bedel ödemiş olması beni çok sinir ediyor. ama şarkılar çok huzur veriyor.

the verve'in yeni albümünü o kadar yavaş dinliyorum ki, anlatamam. 1 şarkı/hafta gibi bir hıza sahibim şu an. alışmamışım yeni materyale sahip olmaya. bana 'tüketmekten' bu kadar korkacak güzellikte müzik yaptıkları için kendilerine teşekkür ediyorum. albüm kapağındaki beyaz şapkaya 10 üzerinden 3 veriyor, herkesi yolda omuz atarak ilerleyenleri hoş görmeye davet ediyorum.

bonus: rock werchter'den bir fotoğrafı aşağıda bulabilirsiniz.


9 Eylül 2008 Salı

king crimson - in the court of the crimson king [1969]

king crimson ile tanışmamın hikayesinde başrolde babam var. günlerden bir gün, arabada giderken radyoda -o zamanlar adını bilmediğim- epitaph çalmaya başlamıştı. babam şaşkınlık içinde radyonun sesini sonuna kadar açmış, bir taraftan araba kullanmaya çalışıyor, diğer bir taraftan da bana "bak sözlerini iyi dinle, bulmamız lazım bu şarkıyı" diyordu. arada epitaph sözcüğünü duyduğumuzda "hah, bu!" demişti. eve gider gitmez yapılan muhtelif googlelamalar sonucunda şarkının adını ve kime ait olduğunu öğrenmiştik. king crimson'u duyduğunda babam taşınırken atılan/kaybolan plak arşivini hatırlayıp pek bir hüzünlenmişti. ben uzun bir süre internette şarkının bir kaydını aramış fakat bulamamıştım. konu öylece rafa kalkmıştı.

birkaç ay sonrasıydı sanırım, orta 1 (ya da 2 miydi?) senesinin bitmesine yakın ayça bir doğumgünü organizasyonu hazırlamıştı. taksimde yemek-kahve-müzik dükkanı gezmece klasik üçlüsünü gerçekleştirme gibi ulvi bir amacımız vardı. son kısmı icra etmek üzere megavizyona girdiğimizde ben şans eseri king crimson'un in the court of the crimson king albümünü bulmuştum. cd'nin arkasını çevirdiğimde aranan şarkının bu albümde olduğunu fark edip pek bir heyecanlanmıştım. özge'nin maddi yardımları sayesinde cd'yi alıp eve dönüşe geçtiğimde çok mutlu bir insandım.

neyse, sonuçta cd yerini buldu. dünyayı kurtarıp arkasına bakmadan giden kahraman edasıyla o albümü uzun bir süre hiç dinlemedim. birkaç sene önce, yine muhtelif toplu taşıma araçlarını kullanarak okula gelmeye çalıştığım bir gün güney kapıya ulaştığım anda shuffle "i talk to the wind" şarkısını sundu bana. pek beğendim, geri dönüp tüm albümü dinledim. her dinleyişimde garip bir şekilde huzur buldum. "i talk to the wind" eşliğinde boğaza bakarak o yokuşu inmeyi buradan herkese tavsiye ediyorum.

1960-70'lerde yaşamaya özendiren gruplardan biri oldukları için king crimson'a buradan teşekkürlerimi sunuyorum. ayrıyetten arabada radyonun epitaph'ı çaldığı o gün hepimizde geçici duyma kaybına sebep oldukları için kendilerini kın kın kınıyorum.

6 Eylül 2008 Cumartesi

garbage - version 2.0 [1998]

james bond filmlerini hep sevmişimdir. pierce brosnan'ı da öyle. 1999'da sinemada the world is not enough ı izlerken çok "sevindirik" olduğumu hatırlıyorum. evet öyle bir kelime kullanımdaydı o yıllarda. pişmanım, birazcık. arabalar, aksiyon, mr. bond ve yine arabalar beni o kadar etkilemişti ki, orta 2 ingilizce dersinde yapmamız gereken current affair projesi için konumu james bond olarak seçmiştim. uzuun uzuun hazırlanmış, slaytlar ve poster için olağanüstü kasmıştım. sunum programını renkli fotokopi çektirip dağıtmıştım. filmde bond'un götürdüğü kızlarla ilgili olarak soru sorulduğunu hatırlıyorum, çok gülmüştük. ms. landers'tan 5'imi alıp mutlu mesut tamamlamıştım o seneyi.

neyse, sanırım garbage ile tanışmam bu film sayesinde oldu. gun barrel sahnesi geçerken garbage'ın filmle aynı ismi taşıyan şarkısı çalıyordu. çok beğenmiştim, süper 56k bağlantımla kazaa'dan mp3'ünü yüklemiş, akabinde megavizyona giderek version 2.0 cd'sini almıştım. kapaktaki o turuncu desen garbage'ın web sitesinde vardı, alıp masaüstüme döşemiştim. bir ara hayat garbage'a endeksliydi anlayacağınız. hatta orta 3 almanca dersinde en sevdiğim grup olarak garbage'ı sunmuştum. (her ne kadar öncesinde frau toprakkaz beni aras'la -limp bizkit- grup yapmaya çalışmış olsa da...)

o cd sonra orta 3 ankara gezisine geldi benimle beraber. partimsi bir oluşum yapılacaktı otelde, hatta gülin'in doğumgünüydü o gün sanırım. işte o gün, o dandik toplantı salonunda kaybettim ben version 2.0 cd'mi. yanında 10 tane daha albüm vardı hatta, çok üzülmüştüm. boş kutusu hala evde duruyor. cd, hükümsüzdür.

you look so fine'ı çok severdim, hala severim. videosu da hoştu, taş bir adam vardı shirley manson'un yanında. yanlış hatırlamıyorsam güzide ülkemizin nadide sanatçılarından biri o videoyu kopyalayıp kendine uyarlamıştı. kim olduğunu hatırlayan varsa beri gelsin.

belirtmek isterim ki, şahsi 'sabah kalkınca beynin içinde çalan şarkılar' listemde en yüksek katılım garbage'a ait. her ne kadar garbage'ın ilk albümü o olmasa da, kendi kendine "yeni grup" keşfetme hissini ilk bu albümde tattım. o açıdan teşekkür ediyorum filme, garbage'a ve kendime.

ps. garbage'a #1 crush gibi bir şarkı yazabildikleri için ayrıyetten hürmetlerimi sunuyorum.
pps. current affair programımı ufak bir sondaj sonucu buldum, aşağıda görebilirsiniz.

5 Eylül 2008 Cuma

peter mcconnell - grim fandango ost [1998]

dünyanın en güzel oyunu. noktaya dikkat.

hikaye müthiş, atmosfer müthiş, karakterler müthiş. soundtrack de, tahmin edilebileceği üzere, müthiş.

1998-99 civarında soundtrack i bulmak epey zordu. ya kimse upload etmiyordu, ya da benim googlelama yeteneklerim yeterince gelişmemişti, bilmiyorum. the enlightened florist isimli melodi oyunda belirli bi dükkana girince çalardı. ama odadayken diil, sadece kapıdan girerken. şarkıyı dinleyebilmek için bir save game i defalarca açıp o kapıdan geçtiğimi hatırlıyorum. eğlenceliydi. sonra, casino calavera tarzında şarkılar bulabilmek için deniz'e danışmıştım. sayesinde ciddi bir duke ellington arşivim oldu. danke (über) schön diyoruz kendisine.

bu oyunu bana ilk yüce kuzen bahadır tavsiye etmişti. cd'sini vermişti, aylarca oynamıştım. bazı yerlerde walkthrough lara baktığımı burada itiraf ediyorum. zordu ama, özellikle oyundaki 2. sene. neyse, ben o cd'yi hiç geri vermedim. orijinal cd hem de, kitapçık bile var kutusunda. buradan bir özür ve teşekkür paketi sunuyorum kendisine. aşırı kullanım sonucu oyunun 2. cd'si kendini koyverdi önceki sene. bakırköydeki über oyun dükkanına gidip (kapandı sonra) "bana grim fandango lazım, sadece 2. cd ama" dediğimde oradaki görevlinin gözlerinde beliren şaşkınlık ve akabinde gelen takdir ifadeleri çok mutlu etmişti beni.

oyunu anlatmam çok zor. çok etkileyici olduğunu söyleyebilirim bir tek. sonunda ağlamıştım, o boyutta. bir zamanlar her 10 cümlemden biri grim fandango alıntısı oluyordu. ekonomi derslerinde bayınca önümdeki kağıda açılış sahnesinin repliklerini yazıyordum. kendimi frenlemeye çalışıyorum artık, etrafı çok baymamak adına. konu açılmışken, blogun en tepesinde yazanlar da bu oyundan. context anlatmayayım, oynayacaklara süpriz olsun.

lucas arts sen bizim her şeyimizsin.

ps. mp3'lere buradan ulaşabilirsiniz.
ek. sonradan aklıma geldi: lise 2 veya 3'teydi sanırım, gould 3. kattaki sınıflardan birinde almanca dersindeydik. dönen muhabbet neydi tam hatırlamıyorum ama bir ara yanımda oturan yarkın "viva la revolucion!" demişti. dönüp "salvador limones?" diye sormuştum. başka bir bileni bulunca insanı mutlu edebilen bir oyundur grim fandango. oh yes.

deftones - white pony [2000]

bendeki deftones sevgisi bambaşka.

ipod'um ile aramızda çok seviyeli bir simbiyotik ilişki var. çok seviyorum kendisini, onsuz yaşayamıyorum. süper müzikler dinliyorum sayesinde. (sennheiser'ıma da buradan selam ederim.) o da benim sayemde dünyayı geziyor, hem de deri kılıf içerisinde. über lüks bir hayat anlayacağınız. neyse, konuyu dağıtmayalım, özetle ipod benim için çok önemli bir cihaz. alırken arkasına ne yazdırayım diye günlerce düşünmüştüm, sonra da aşağıda ilk postta görünen sözlerde karar kılmıştım. deftones sevgimi dağlara, taşlara ve ipoduma yazdım. müthişim.

deftones 2006'da yedikulede konser vermek üzere gelmişti güzide ülkemize. ilk şarkı passenger idi. ilk birkaç dakika içerisinde bilincimi semi-yitirmiş olsam da (gülin şahittir saçmalamalarıma), hayatımda yaşadığım en güzel şeylerden biriydi o konser. aklımdan "ben oradaydım" fikri her geçtiğinde abuk bir gülümseme oluşuyo yüzümde.

weird fact #1: biri deftones dediğinde ayağa kalkıp sağ elimi kalbimin üzerine götürme isteği hissediyorum. weird fact#2: türkiye'de konser verdikleri için, her ne kadar kendisi bihaber olsa da, chino'ya börek açma sözüm var.

albüme gelirsek; knife party, passenger, digital bath, change, back to school gibi şarkıları içerdiği üzere fazla bir şey söylemeye gerek kalmıyor sanırsam. knife party'nin ortasında giren vokalleri yapabilecek bir sese sahip olmayı istemişimdir hep. sahneye çıkıp söyleyecek olsam koreografim hazır hatta. (her şarkıya kafamda bir sahne düzeni, ışık, atraksiyon vs planı hazırlamam da ayrı bir post konusu olsun hadi.) bir de, passenger'da chino'nun "cushion" deyişi ayrı bir fenomen.

o "içimde fırtınalar kopuyor, bağırmak çağırmak istiyorum, bakmayın böyle sakin durduğuma" hissini cool hale getirdiği için teşekkür ediyorum deftones'a. bir de tabi, olağanüstü müzik için.

korn - follow the leader [1998]

hikayenin bundan öncesi çok karışık. ana karakterlerimiz uzun saçlı bir adet kenan doğulu, loopa alınmış bir celine dion ve ortaya serpiştirilmiş spice girls.

1998 benim orta 1 seneme tekabül ediyor. o sırada tanıştım korn ile. ilginç oldu tabi, "spice up your life" tan jonathan davis çığırtmalarına geçmek. special thanks to emre for the transition.

-ya bak böyle bi klip var, kurşun gidiyo, süper.
+şarkı da güzelmiş.

1 dakikalık sessizlikle başlıyor albüm. 12 adet 5'er saniyelik track. 13. şarkı, it's on. o başlangıcı dinlediğimde hala içim kıpır kıpır olur, korn'u kendi haline bırakalı epey zaman olmuş olsa da... serviste okula gidip gelirken merve'ye dead bodies everywhere şarkısını tekrar tekrar dinlettiğimi hatırlıyorum. eyüpmobil biraz hızlı olduğu için şarkı her tümsekte kesintiye uğrasa da... all in the family'nin şarkı sözlerini googlelama gereksinimi hissetmiştim bir de. bu da böyle bir anımızdı.

o zamanlar bizim evde herhangi bir video kayıt cihazı yoktu, kamera dışında. mtv bazen korn konserlerini yayınlardı, ben kamerayı televizyona bağlayıp kaydederdim. sonra o kafam kadar kamerayı okula taşıyıp lockerların orda izlerdik. güzel günlerdi.

velhasıl, rock alemine geçiş bu albüm sayesinde oldu. teşekkürlerimi sunmayı bir borç bilirim.

bitmeyen proje

bir oda, odada bir koltuk. arkasındaki duvarda büyük bir boşluk.

annem ikeadan iki çiçekli resim aldı önce. asmayı denedim, beğenmedim.
kendim fotoğraf çekip koymak istedim, çektiklerimi beğenmedim.
başkalarının çektiklerinden seçeyim dedim, yine beğenmedim.

next best thing: album covers. stuff that matter. 4x4 ya da 5x5.
so, here we go. in order of appearance.

for starters

god bless you all
for the song, you saved us.