hatırlıyorum, youtube öncesi zamanlardı. televizyonda yakalama durumu dışında bir şarkının videosunu izlemek ya da konser görüntülerine ulaşmak pek zordu. blue jean dergisi hediye olarak o sıralar popüler olan sanatçıların kliplerinin olduğu cd'ler hediye ederdi buna çare olarak. diğer bir yöntem de tabi insanı hızıyla çileden çıkaran p2p paylaşım programlarını kullanıp videoları tek tek yüklemekti. el emeği göz nuru olarak betimleyebileceğim bir eski cd kutum var evde, bu şekilde edinilmiş videolardan oluşan... bir de tabi emektar usb flashdisk'ler sağolsun, "birimiz hepimiz için" mantığıyla o mpeg'ler elden ele dolaşırdı. sanırsam bu şekilde iletmişti bana gülin the mars volta'nın 'televators' isimli şarkısının videosunu.
mars volta hayatının büyük bir kısmını 'düz' rock dinleyerek geçiren bendeniz için "o da nesi?" tepkisi yaratan bir grup oldu. farklı, gizemli, karanlık bir yapı, "du' bakalım nereye varacak" hissi yaratan şarkılar. lise ingilizce dersinde ms. cote birtakım şiirler okuturdu bize. anlamazdık ama beğenirdik. ya da anlardık, anladıklarımız da fena çarpardı. mars volta da aynı etkiyi yaratıyor sanki bende. eminim ki herhangi bir albümlerini yolda giderken dinliyorsam hayatımın en boş bakışlarını sergiliyorum camdan dışarı. çünkü o an bir şey düşünmem mümkün değil. ilkokul çocukları birbirlerini korkutmak için saçmasapan ruh çağırma seansları yapmaya çalışırlar ya hani - sanki şarkının ruhu içime girmiş, o an sadece hissedebiliyorum, şarkı biterken normal hayata dönüyorum. ama konu mars volta olunca şarkı aslında hiç bitmiyor, itinayla düzenlenmiş geçişler yüzünden tüm albüm boyu o garip bilinçsizlik hali devam ediyor. bunların hepsi tabi istanbul trafiğinde beklerken çok işe yarıyor.
'the widow' kadar anadilimin dışı bir dilde yazılmış olup beni bu kadar çok etkileyebilen bir şarkı daha yok dünyada. flock ve bloodshot kelimelerini sevme sebebim oluyor kendisi aynı zamanda; deftones'un cushion etkisi gibi. şarkının radyolar için düzenlenmiş versiyonu 3:10 uzunlukta ya hani, bence albüm versiyonundaki kalan 2:20 kendimize gelmemiz amacıyla konulmuş, çünkü etkisinden çıkmak gerçekten uzun sürüyor. bu şarkı kafamda o kadar mükemmel görsellere sahip ki, videosunu asla izlememe kararı aldım. günün birinde bir konserde bu şarkıyı dinleme şansım olursa o anlarda gözlerimi kapalı tutacağımdan neredeyse eminim.
'frances the mute' aslında böyle parça parça incelenmemesi gereken bir albüm, zira çok eklektik ama ayrılmaz bi bütünü oluşturuyor şarkılar. garip bir kalabalık hissi, bağırma çağırma isteği, sonra "bu ne şimdi" soruları, korku filmlerini hatırlatan melodiler, kaosun içinde fısıldayarak bir şeyler anlatmaya çalışan bir adam, acayip bir gitar - bir şekilde uyuyor bunların hepsi birbirine. delilik ya maksat, ipod'um ile empati kurduğum oluyor arasıra, hissediyorum mars volta'yı zorlanarak çalıyor. hem şarkı isimleri de uzun, kaydır kaydır bitmiyor. (sufjan stevens sendromu) ama biliyorum ki çalabildiği için kendiyle gurur duyuyor.
bu vesileyle at the drive-in'i tüm avrupa konserlerini benim meşgul olduğum haftasonlarına getirdikleri için içten tebrik ediyorum. the mars volta'yı pek çok, pek çok seviyorum. sırf 'since we've been wrong' isimli şarkıyı soundtrack'inde kullanma amaçlı film çekmek istiyorum. gülin'e televators için teşekkürlerimi sunuyorum, omar rodriguez-lópez'i bu yaz zürih'te izlecek olmanın verdiği mutlulukla, hayatta olan ve olmayan tüm mars volta üyelerini saygıyla selamlıyorum.







