22 Temmuz 2012 Pazar

the mars volta - frances the mute [2005]

hatırlıyorum, youtube öncesi zamanlardı. televizyonda yakalama durumu dışında bir şarkının videosunu izlemek ya da konser görüntülerine ulaşmak pek zordu. blue jean dergisi hediye olarak o sıralar popüler olan sanatçıların kliplerinin olduğu cd'ler hediye ederdi buna çare olarak. diğer bir yöntem de tabi insanı hızıyla çileden çıkaran p2p paylaşım programlarını kullanıp videoları tek tek yüklemekti. el emeği göz nuru olarak betimleyebileceğim bir eski cd kutum var evde, bu şekilde edinilmiş videolardan oluşan... bir de tabi emektar usb flashdisk'ler sağolsun, "birimiz hepimiz için" mantığıyla o mpeg'ler elden ele dolaşırdı. sanırsam bu şekilde iletmişti bana gülin the mars volta'nın 'televators' isimli şarkısının videosunu.

mars volta hayatının büyük bir kısmını 'düz' rock dinleyerek geçiren bendeniz için "o da nesi?" tepkisi yaratan bir grup oldu. farklı, gizemli, karanlık bir yapı, "du' bakalım nereye varacak" hissi yaratan şarkılar. lise ingilizce dersinde ms. cote birtakım şiirler okuturdu bize. anlamazdık ama beğenirdik. ya da anlardık, anladıklarımız da fena çarpardı. mars volta da aynı etkiyi yaratıyor sanki bende. eminim ki herhangi bir albümlerini yolda giderken dinliyorsam hayatımın en boş bakışlarını sergiliyorum camdan dışarı. çünkü o an bir şey düşünmem mümkün değil. ilkokul çocukları birbirlerini korkutmak için saçmasapan ruh çağırma seansları yapmaya çalışırlar ya hani - sanki şarkının ruhu içime girmiş, o an sadece hissedebiliyorum, şarkı biterken normal hayata dönüyorum. ama konu mars volta olunca şarkı aslında hiç bitmiyor, itinayla düzenlenmiş geçişler yüzünden tüm albüm boyu o garip bilinçsizlik hali devam ediyor. bunların hepsi tabi istanbul trafiğinde beklerken çok işe yarıyor.

'the widow' kadar anadilimin dışı bir dilde yazılmış olup beni bu kadar çok etkileyebilen bir şarkı daha yok dünyada. flock ve bloodshot kelimelerini sevme sebebim oluyor kendisi aynı zamanda; deftones'un cushion etkisi gibi. şarkının radyolar için düzenlenmiş versiyonu 3:10 uzunlukta ya hani, bence albüm versiyonundaki kalan 2:20 kendimize gelmemiz amacıyla konulmuş, çünkü etkisinden çıkmak gerçekten uzun sürüyor. bu şarkı kafamda o kadar mükemmel görsellere sahip ki, videosunu asla izlememe kararı aldım. günün birinde bir konserde bu şarkıyı dinleme şansım olursa o anlarda gözlerimi kapalı tutacağımdan neredeyse eminim.

'frances the mute' aslında böyle parça parça incelenmemesi gereken bir albüm, zira çok eklektik ama ayrılmaz bi bütünü oluşturuyor şarkılar. garip bir kalabalık hissi, bağırma çağırma isteği, sonra "bu ne şimdi" soruları, korku filmlerini hatırlatan melodiler, kaosun içinde fısıldayarak bir şeyler anlatmaya çalışan bir adam, acayip bir gitar - bir şekilde uyuyor bunların hepsi birbirine. delilik ya maksat, ipod'um ile empati kurduğum oluyor arasıra, hissediyorum mars volta'yı zorlanarak çalıyor. hem şarkı isimleri de uzun, kaydır kaydır bitmiyor. (sufjan stevens sendromu) ama biliyorum ki çalabildiği için kendiyle gurur duyuyor.

bu vesileyle at the drive-in'i tüm avrupa konserlerini benim meşgul olduğum haftasonlarına getirdikleri için içten tebrik ediyorum. the mars volta'yı pek çok, pek çok seviyorum. sırf 'since we've been wrong' isimli şarkıyı soundtrack'inde kullanma amaçlı film çekmek istiyorum. gülin'e televators için teşekkürlerimi sunuyorum, omar rodriguez-lópez'i bu yaz zürih'te izlecek olmanın verdiği mutlulukla, hayatta olan ve olmayan tüm mars volta üyelerini saygıyla selamlıyorum.

24 Eylül 2011 Cumartesi

moloko - statues [2002]

istanbul'a 2,400 km uzaklıktayım.

kulaklıklarımı takıyorum, statues başlıyor. 15. saniye itibariyle etrafımdaki karmaşadan soyutlandığımi hissediyorum. kafamda uçuşan, çarpışan düşüncelerin söz dinleyip sırayla yere konmalarını izliyorum. adımlarım, hatta neredeyse kalp atışlarım müziğe bağlı hale geliyor. garip bir şekilde, sanki dünya dönüyor ama ben duruyorum. o an yer gök birbirine girse bana bir şey olmaz gibi geliyor. çünkü bu müzik mantıklı. bu müzik güzel. bu müzik ev.

mtv bir zamanlar 'sing it back' videosunu çok sık yayınlardı. ritmin çekiciliği ve roisin murphy’nin “ben yaptım oldu” edasıyla taşıdığı ‘aynalı’ kıyafetin saçmalığı videoyu es geçmeyi imkansız hale getiriyordu. benim moloko ile tanışmam sanırsam bu video sayesinde gerçekleşti. sonrası çabuk geldi.

‘familiar feelings’in ve dolayısıyla albümün ilk sözlerinin “nothing can come close” olması hep çok hoşuma gitmiştir. ayrıca sakin başlayıp sonradan dolan şarkıları hep sevmişimdir zaten. mesela kashmir. mesela since we’ve been wrong. hani bir an gelir, şarkının vardığı nokta garip bir heyecan yaratır, oturduğun yerden kalkma isteği uyandırır. gerçi ayaklandırma hissi bu albümün genelinde mevcut – ‘forever more’ çaldığında tamamen sabit durmanın gerçekten fizyolojik olarak mümkün olmadığı kanısındayım.

hayatımda bu kadar nota nota, saniye saniye ezbere bildiğim başka bir albüm yok galiba. her an kafamda oynat tuşuna basıp şarkıları bir bir dinleyebiliyorum yerine göre. bazı şarkılar sadece audio değil, video da var hem. mesela ‘forever more’, ki kendisi kanımca dünyadaki en güzel şeylerden ve hatta ıssız adaya alacağım üç şarkıdan biri. videosunun da şarkı kadar şahane olduğunu söylemeliyim, her ne kadar parçanın kırpılmış olmasından ötürü tepkili olsam da...

velhasıl, ‘forever more’ canlı performans düzenimiz şöyle olacak:

3-4 metre uzunluğunda, 2 metre genişliğinde yürüyen bantlar bulunacak. fabrika stili, bir nevi montaj hattı. sağlı sollu. üzerinde yürüyen takım elbiseli, döpiyesli insanlar. yer yer dans da edecekler. ortaya kocaman bir siyah disko topu asılacak. hemen altında solist. onun iki yanına 5:38 civarı üçerden altı çift gelecek, çeşitli salon dansları icra etmek üzere. arkada ise ortada bir büyük ve yanlarda iki küçük olmak üzere üç ekran bulunacak. orta ekranda videodaki tünel var, kamera ilerliyor yavaş yavaş. yandaki ekranlarda yoğun şehir hayatı;, arabalar, insanlar falan, gece çekimi, fast forward’da. en önde de müzikal usulü orkestra, tercihen her şey (ama üflemeliler illaki) canlı çalınacak.

mevzu bahis albüm çıkalı neredeyse on sene olmuş. bu şarkıyı istisnasız her dinleyişimde gözlerimi kapattığımda bunu izliyorum ben. moloko benim için biraz da bu aslında, nöron partisi, hayalgücü pratiği, tutarlılık.

roisin murphy’nin de dahil olduğu festivallerde iki kez bulunup kendisini bir türlü canlı izleyememiş bir insan olarak değişik bir rekora koştuğum kanısındayım. yeri gelmişken, “radiohead mi yoksa roisin mi?” şeklinde, bir nevi “anneni mi daha çok seviyorsun babanı mı?” sorularıyla beni sinir harbine sokan festival düzenleyicilerini buradan kınıyorum. konuyu çok da dağıtmadan; moloko’ya beyin disk defragleri ve saatlik ev ziyaretleri için teşekkürlerimi sunuyorum, "roisin murphy olmasaydı lady gaga neye benzerdi" isimli yeni tez konusu üzerinde çalışmak isteyen akademisyenleri benimle iletişime geçmeye çağırıyorum.

28 Şubat 2010 Pazar

incubus - a crow left of the murder [2004]

müzisyenlerin başına gelebilecek en kötü şeylerden biri sanırım fazla popüler olmak. gün geliyor birkaç "hit" şarkı seçiliyor, her yerde gereğinden fazla çalınıyor, oluşan bıkkınlık sonucu insanlar albümün geri kalanına el sürmek istemiyor. bununla beraber, murphy kurallarına uygun bir biçimde, asıl güzel şarkılar genelde o dinlenmeyen kısımda oluyor. buzdağı sorunsalı şeklinde niteleyebileceğim bu durumun en şahane örneklerinden biri olan incubus benim için uzun bir süre "drive", "pardon me", "nice to know you" gibi şarkılardan ibaret bir gruptu. ne zaman ve nasıl titanik oldum da çarptım ve su seviyesinin altını gördüm hatırlamıyorum, ama o gün bu gündür daha mutlu bir insanım.

2007 yılının mart ayında istanbul'a gelmişti incubus. ben o günün sabahını hiç bitmeyecek gibi gelen staj mülakatlarıyla geçirmiş, oradan koşarak okula dönüp birkaç derse girmiş, çıkışta o iki dirhem bir çekirdek halimle beşiktaş arena'nın yolunu tutmuşum. sahne önünde deftones konser tayfasını görünce -üstümdeki gömleğe ve elimde taşıdığım topuklu ayakkabılara rağmen- kendimi evimde gibi hissetmiştim. bağıra çağıra söylediğim şarkılardan mıdır, brandon boyd'un sahnedeki salınımından mı bilinmez ama o konser sırasında üstümdeki tüm sıkıntıların bir şekilde buharlaştığını hatırlıyorum. incubus'un üstümdeki etkisini de bu konser üzerinden anlatmak mümkün olabilir belki de - eski bir arkadaşı tekrar görmüş olmanın verdiği mutluluk, insanın ancak evine ulaştığında hissettiği hafiflik ve dertleri geride bırakmanın yarattığı huzur.

mevzu bahis albümü baştan sona ilk dinleyişim sanırım bu konserin birkaç ay öncesine tekabül ediyor. enteresandır, okulda finallere çalışmaya en erken sondan 2. gün başlayan bir insan olarak ben konserler söz konusu olduğunda 2 ay önceden kendimi o grubun müziğine adamakta hiçbir sakınca görmüyorum. başta saydığım o birkaç hit şarkının son derece güzel olduğu su götürmez bir gerçek. arada bir 'pardon me while i burst into flames' diye bağırmanın insan bünyesi üzerinde pozitif etkileri olduğu da öyle. fakat işte tam bu çalışmalarım sıralarda fark ettim ne kadar çok sayıda şahane şarkıyı es geçmiş olduğumu. "sick sad little world" kısa süre içerisinde favorim haline geldi. "southern girl" canlı olarak en çok dinlemek istediğim (yerel seviyede de) şarkılardan biri oldu. "paper shoes" ile muhtelif ağırlıklardan kurtulup uçar kaçar oldum, "11 am" ile hüznün dibini gördüm. sinüs eğrisi olarak ilerleyen bir şeyse eğer hayat, fark ettim ki, incubus her t anındaki ruh hali için bir 'çözüm' bulmuş. işte o an onları daha bir sevdim, saydım ve ipodumun baş köşesine yerleştirdim.

telkin ile baharı getirmeye çalıştığım şu günlerde yavaş yavaş incubus mevsiminin de geldiğini hissediyorum. herkese birkaç doz incubus dinleyerek ruhsal boyutta bahar temizliği yapmayı tavsiye ediyor, 90ları yad etmek adına "drive"ı açıp yüksek sesle eşlik edilmesini teşvik ediyorum. bir de, unutmadan, brandon boyd'a tshirt giymeyi yasaklıyor ve incubus'a verdikleri tüm terapi hizmetlerinden ücret talep etmedikleri için teşekkürlerimi sunuyorum.

22 Temmuz 2009 Çarşamba

jeff buckley - grace [1994]

hani masada oturuyorsunuzdur, yemek bitmiştir, yanınızda sevdiğiniz insanlar vardır. biri eski günleri yad eder, aklınız o ana döner, içiniz gider, kadehte kalan son birkaç damlaya bakarsınız, kimsenin bir şey söylemediği -ama hiç de rahatsız edici olmayan- bir sessizlik kaplar odayı. kısık sesle "aaah, ah" dersiniz. işte o duygu, benim için, jeff buckley...

grace ile tanışmam şans, kader ve kısmet üçlüsünün bir araya gelmesi ile gerçekleşti sanırsam. audioslave fırtınasının en şiddetli olduğu dönemde takip ettiğimiz audioslaved.com adresli bir forum vardı, oradaki en canavar kullanıcılardan birinin imzası sürekli jeff buckley resimleri ve sözleri içeriyordu. "bir bildiği vardır herhalde" diyerek giriştiğim araştırma sonucunda karşılaşmıştım bu albümle. genelde tüm işlerini müzik dinleyerek ve hatta şarkılara eşlik ederek yapan bir insan olarak ilk defa bir albümde metabolizmamın yavaşladığını, beynimin yetersiz kaldığını hissetmiştim. grace, bir yerde, dinlerken hakkında tek kelime yazamadığım yegane albüm olarak burada kendine ayrı bir yer edinmiş oldu.

orta okul ve lise yılları boyunca okul dahilinde pek çok müziksel aktivite izleme fırsatı bulduk. itina ile organize edilen lise live'lar ve orkestra konserleri için burada robert'e teşekkürlerimi sunmak istiyorum. aklımda yer eden performansların en başında, trajikomik bir şekilde, herkesin istemsiz bir şekilde hoplayıp, zıplayıp, bağırdığı 'sevdalıyım' fenomeni geliyor. ikinci sıraya 2-3 kez "olmadı, baştan alıyoruz" dedirten epik 'home' (dream theater) yorumunu koyabilirim. üçüncü sırada ise, lise live'lardan birinde bir hazırlık öğrencisinin söylediği ve benim şaşkınlık içinde izlediğim 'so real' bulunmakta. albümdeki favorilerimden birini o tiyatroda dinlemek beni gerçekten pek mesut etmişti. mevzu bahis vokalistimize buradan -her nerede yaşıyor ve yaşatılıyor ise (?)- takdirlerimi sunuyorum.

jeff buckley ile aramızda kozmik bir bağlantı olduğunu düşünüyorum. söylediği şarkıların anadilimde olmamasına rağmen bu kadar içime işlemesi başka türlü mümkün olamazdı herhalde. 'last goodbye' insanda bağıra çağıra eşlik etme isteği uyandırıyor, 'lilac wine' adeta bir 'her şeyi yak' etkisi yaratıyor. 'so real' bünyenin bazal metabolizmaya geçişini tetikliyor. 'hallelujah' yorumu diğer tüm coverları anlamsız hale getiriyor. son şarkı olan 'dream brother' ise, pek tabii, dinleyiciye "bu müzikçaların repeat tuşu neredeydi?" dedirtiyor.

şarkıların, grupların yavaş yavaş birbirine benzemeye başladığı bu günlerde jeff buckley aklımda benzeri ve muadili olmayan bir müzisyen olarak varlığını her zaman sürdürecek, bundan eminim. tek albümle ruhumda yarattığı ufak çaplı deprem için kendisini hiç ama hiç suçlamıyorum. oralara gider mi bilmiyorum ama; eyy jeff buckley, sevgiler, saygılar, teşekkürler.

everybody here wants you.

3 Mart 2009 Salı

pink floyd - the wall [1979]

pink floyd:
1 müziksel alemlerde "voltran! voltran! voltran!" diye bağırınca ortaya çıkan oluşum.
2 bilinçaltı için müzik.

üniversite hayatım boyunca en ulvi amaçlarımdan biri mühendisliğe teğet geçen, ilginç seçmeli dersler bulmak oldu. her dönem kayıt vakti geldiğinde, üşenmedim, ders listelerini hatim ettim, consent için hocalara mailler döşendim ve atılan muhtelif taklalar neticesinde theory of musical sound, neuroscience ve psychoacoustics gibi dersler almayı başardım. fakat ne yazık ki tüm bu çalışmalar yukarıdaki son derece subjektif listedeki 2 numaralı gözlemin sebeplerini açıklamak için yeterli olmadı.

son birkaç yıl içerisinde fark ettiğim şöyle bir durum var: müzik dinlerken aklımdan geçen düşünceler genellikle şarkının çağrıştırdığı şeylerden ziyade içeriğiyle alakalı oluyor. melodi, ritim, enstrümanlar ve sözler beynimde ayrı işlemlere tabi tutuluyor. hatta sanırsam birçok şarkının saniyesi saniyesine hafızamda kayıtlı olması ve canlı versiyonlara çoğunlukla katlanamamam bu sadık ve ezberci tavrımdan kaynaklanıyor. fakat söz konusu pink floyd olduğunda nedense bunların hiçbiri gerçekleşmiyor. sanki yaptıkları albümler big bang'den beri varmış, böyle kabul edilmiş, aslında hepsi birer quarkmış, daha fazla parçalanmazmış, her birinin asıl muhatabı bilinçaltımmış gibi düşüncelere kapılıyorum. aslında onları dinlerken 'düşünme' aktivitesini çok da fazla gerçekleştiremiyorum. bu yazıyı yazmanın bana ne kadar zor geldiğini bu şekilde açıklayabilmeyi umuyorum.

the wall, tam anlamıyla 'her yerde' olan bir albüm olduğu için kendisi ile tanışmamızın nasıl gerçekleştiğini hatırlayamıyorum maalesef. tek bildiğim, baştan sona dinlediğim ilk pink floyd albümünün bu olduğu ve sonrasında diğer albümlerle beğenimin logaritmik arttığı. geçmişe dair buna benzer belirsizlikleri önlemek adına, dünyadaki tüm insanların beyinlerine 'another brick in the wall' (ve hatta belki 'losing my religion') counterları konsa, sonuçlar kan sayımlarında falan ortaya çıksa çok eğlenceli olurdu diye düşünmüşümdür hep. konuyu çok da dağıtmadan belirtmek isterim ki, mevzu bahis counterdaki ilk +1'in mimarı, yanlış hatırlamıyorsam, babamdı. ona ve orta okul sıralarında elinde the wall dvd'si ile gezen ve bana bu albümü dinlemem gerektiğini hatırlatan aykut'a buradan teşekkürlerimi sunuyorum.

birkaç ufak ayrıntı: bazı şarkılarda, bazı sözler vardır hani, duyduğunuz zaman içinizi mutluluk-huzur arası bir his kaplar. garip bir şekilde, uzun zamandır benim bu listemde bir numara "tell me, is something eluding you, sunshine?" cümlesine ait. cümlelerden söz açılmışken, sanitarium isimli şahane oyunun bir bölümünde son derece garip bir anne ve "mother is good, mother is the way" lafını tekrar eden zombi çocuklar vardı. 'mother' şarkısının videosu benim nezdimde hep o sanitarium bölümü olmuştur. bir de, rc orkestra konserlerinin birinde 'another brick in the wall' çalınmıştı, çocuk korosunun başında da sevgili mrs. halıcıoğlu'nun kızı vardı. kendisi de gösterinin bir parçası olsa, o performanstan da eminim güzel bir video çıkardı.

dvd'si elime geçtiğinden beri evime gelen misafirlere pulse'ı izletmeyi görev edinmiş bulunmaktayım. tüm konseri gösterecek zaman olmasa bile herkese en azından bir doz comfortably numb vererek dünyadaki iyilik kotamı doldurabilirmişim gibi geliyor. mutluluk kotamı doldurmak için yapmak istediklerim arasında hayattaki tüm pink floyd üyelerinin önünde eğilerek kutsanmak ve reenkarnasyonla david gilmour'un gitar teli olmak var.

'amaçsızca içini dökme' kotamı doldurma yönünde ufak bir adım olan bu yazıyı bitirirken, artık aramızda olmayan tüm pink floyd üyelerine saygılarımı sunuyorum. müzik tanrıları kalanları başımızdan ve bu şahane müziği bilinçaltımızdan eksik etmesin. amin.

7 Şubat 2009 Cumartesi

led zeppelin - physical graffiti [1975]

led zeppelin, bence bir enerji türü. ses dalgaları eşliğinde taşınma, diğer enerji türlerine dönüşme ve reaksiyonlara sebebiyet verme gibi özellikleri var. mesela insanda serotonin salgılanmasını sağlayabiliyor; hop hop hoplama, zıp zıp zıplama isteği uyandırabiliyor. kişi-kulak-pas üçgeninde şahane bir katalizör olabiliyor. her an, her yerde karşınıza çıkabiliyor, asla yok olmuyor. ayrıca, şu deneyimime bağlı olarak söyleyebilirim ki, ismi yo ile başlayıp da ile bitmeyen biz zavallı varlıkları hakkında bir şeyler yazmaya çalışırken (ah, bir de albümü seçerken) oldukça zorlayabiliyor.

led zeppelin ile tanışmamın hikayesi çok gurur duyulacak cinsten değil aslında. godzilla filminin soundtrack'inde -ki 98'de bu albüm pek popülerdi- "come with me" isimli bir şarkı vardı, hoşuma gitmişti. biraz google, biraz p2p derken kashmir'e ulaşmayı başarmıştım. (ilk basamak olarak puff daddy'yi kullanma konusunda kendimi hep 'led zeppelin'e giden bütün yollar mübahtır' diyerek avutmuşumdur.) sonrasında olaylar hızla gelişti, zira dosya adı içinde led zeppelin geçen her mp3'ü bulma, yükleme ve dinlemeyi kendime görev edinmiştim. albüm albüm ayrılmış, düzgün bir arşive sahip olmam çok daha sonraları gerçekleşti, dolayısıyla yukarıdaki physical graffiti seçimi 'kashmir'i içermesi' gibi nostaljik sebeplere dayanıyor.

hemen söyleyip aradan çıkarmak isteği içindeyim: bence kashmir şu dünya üzerinde yazılmış en muhteşem şarkılardan biri. yaşayan herkesin evrene belirli bir miktarda katkıda bulunma gibi bir yükümlülüğü olsa, yapılanların hesabını da ben tutuyor olsam, led zeppelin'i oluşturan yüce insanları kashmir sonrası diğer her türlü işten muaf tutardım. geçmişe dönük bonus olarak stairway to heaven var mesela, ki onsuz bir dünya düşünemiyorum, onca cover meraklısı genç grup ne yapardı sonra? nobody's fault but mine ve whole lotta love'ı o kadar çok seviyorum ki, muhtelif konserlerde şarkı aralarına katılmış birkaç riffini duymak bile beni acayip mutlu edebiliyor. black dog, dazed and confused, ramble on, hepsi şahane şeyler...

led zeppelin'le ilgili anlatacak anekdot çok aslında. mesela freaks and geeks'in bir bölümünde nick john bonham öldüğü için depresyona giriyordu, çok hoş bir ayrıntıydı bence. yine aynı dizide daniel bir ara boş sınav kağıdına 'zeppelin rocks!' yazıp bunu müdürümsü bir insana teslim etmişti. gerçek dünyaya dönersek; 2007'deki londra reunion konseri sırasında hayatımdaki diğer her şeye ara verip canlı yayın yapan internet sitesi aramıştım, düzgün bir kaynak bulamayınca alakalı bloglarda bir setlist uğruna f5 delisi olmuştum. bir mtv ödül töreninde jimmy page sahneye fred durst isimli şahsı çıkarıp thank you söyletince televizyona karşı aduket çekesim gelmişti. televizyon bizim bile değildi.

enerjiyi yazıya dökme gibi tehlikeli bir amaca sahip bu postu daha fazla dallanıp budaklanmadan burada noktalıyor, bonzo için 1 dakikalık saygı duruşunun hemen ardından grubun tüm üyelerine sonsuz teşekkürlerimi sunuyorum. zeppelin'siz gününüz geçmesin.

18 Ocak 2009 Pazar

deep purple - perfect strangers [1984]

deep purple ile tanışmak için gerekli malzemelerimiz: boş zaman, şahane arkadaşlar, birkaç bardak kahve, abartılı miktarlarda çikolata ve internete bağlı bir bilgisayar. bu kombinasyonu oluşturabildiğimiz zamanlar gerçekten çok güzeldi. muhabbet güneş doğana kadar devam etse de geyikte zirve genelde saat 3 civarlarında gerçekleşiyordu. psikanaliz ve mtv geyiklerinden kalan vakitlerde (nasıl bir ikiliyse bu) güzel müzikler keşfettiğimiz de oluyordu. yine böyle aşırı dozda çikolata tüketilen bir akşamda çarut bize "perfect strangers"ı yollamış, hatta "alın bunu, tapının" gibi bir şeyler demişti. biz her ne kadar bu tavsiyeyi unutup geceye "united states of whatever" tarzı güzide eserlerle devam etmiş olsak da, şarkı bir sonraki bilgisayar temizliğinde karşıma çıkmış ve beni pek mesut etmişti.

müzikle alakalı konularda beni en çok zorlayan şeylerden biri gerçek üstü güzellikte onlarca albümün ben doğmadan çok önce yapılmış olması. hem yenileri takip etmeye hem de eskileri özümsemeye çalışınca insan ister istemez "so much music, so little time" gibi sonuçlara varıyor. "perfect strangers"ı ilk duyduğumda da buna benzer düşüncelere kapılmıştım. birkaç hafta süren dinleme seanslarından sonra deep purple, odama teşrif edip "düzgün bir şeyler çalsana" diyen misafirlere hazırlanacak playlistlerin demirbaşı haline gelmişti.

muhtelif kutsal bilgi kaynaklarında gördüğüm ve yürekten inandığım şöyle bir teori var: içinde 'ian' isimli üye bulunduran gruplardan kötü müzik çıkmaz. elimde çok fazla örnek olmamasına rağmen, bir adam tüm dünyaya yeter diyerek teoriye şu eklemeyi de yapmak istiyorum: grup bir adet de "ritchie" içeriyorsa tadından yenmez. "perfect strangers", o tadı (maalesef) içermemesine rağmen, her zaman için benim en çok sevdiğim deep purple albümlerinden biri olmuştur. albümle aynı adı taşıyan şarkının da yerinin ayrı olduğunu belirtmem gerekiyor. zira dinlerken heroes'taki boyutlar arası kapılardan birine girmiş gibi oluyorum, şarkı bittiğinde -genelde yoldayken dinlediğim için- "aaa, buraya ne zaman geldik?" deme ihtiyacı hissediyorum.

çikolata, perfect strangers ve heroes of might and magic arasındaki süper bağlantıyı dile getirdikten sonra bu yazımı deep purple'a teşekkürlerimi sunarak noktalamak istiyorum. bir de, unutmadan, 'gülen bebek, hoplayan köpek' konulu abuk subuk videoları deep purple canlı konser kaydı olarak isimlendirip paylaşıma sunan, akabinde de zavallı 56k kullanıcılarını deli eden insanları buradan kınıyorum. son olarak da ışınlanma üzerine çalışan isviçreli bilim adamlarının deep purple'a bir kulak vermesini öneriyorum.

ps. yazıya bu kadar kolay ve başarılı bir şekilde dökülebilen başka bir şarkı bilmiyorum ben:

dat dat daaaaaa
dat dat dadaaaaaa
dat dat daaaaaa
dat daaaaa

(beavis-butthead ikilisine teşekkürler.)