22 Temmuz 2009 Çarşamba

jeff buckley - grace [1994]

hani masada oturuyorsunuzdur, yemek bitmiştir, yanınızda sevdiğiniz insanlar vardır. biri eski günleri yad eder, aklınız o ana döner, içiniz gider, kadehte kalan son birkaç damlaya bakarsınız, kimsenin bir şey söylemediği -ama hiç de rahatsız edici olmayan- bir sessizlik kaplar odayı. kısık sesle "aaah, ah" dersiniz. işte o duygu, benim için, jeff buckley...

grace ile tanışmam şans, kader ve kısmet üçlüsünün bir araya gelmesi ile gerçekleşti sanırsam. audioslave fırtınasının en şiddetli olduğu dönemde takip ettiğimiz audioslaved.com adresli bir forum vardı, oradaki en canavar kullanıcılardan birinin imzası sürekli jeff buckley resimleri ve sözleri içeriyordu. "bir bildiği vardır herhalde" diyerek giriştiğim araştırma sonucunda karşılaşmıştım bu albümle. genelde tüm işlerini müzik dinleyerek ve hatta şarkılara eşlik ederek yapan bir insan olarak ilk defa bir albümde metabolizmamın yavaşladığını, beynimin yetersiz kaldığını hissetmiştim. grace, bir yerde, dinlerken hakkında tek kelime yazamadığım yegane albüm olarak burada kendine ayrı bir yer edinmiş oldu.

orta okul ve lise yılları boyunca okul dahilinde pek çok müziksel aktivite izleme fırsatı bulduk. itina ile organize edilen lise live'lar ve orkestra konserleri için burada robert'e teşekkürlerimi sunmak istiyorum. aklımda yer eden performansların en başında, trajikomik bir şekilde, herkesin istemsiz bir şekilde hoplayıp, zıplayıp, bağırdığı 'sevdalıyım' fenomeni geliyor. ikinci sıraya 2-3 kez "olmadı, baştan alıyoruz" dedirten epik 'home' (dream theater) yorumunu koyabilirim. üçüncü sırada ise, lise live'lardan birinde bir hazırlık öğrencisinin söylediği ve benim şaşkınlık içinde izlediğim 'so real' bulunmakta. albümdeki favorilerimden birini o tiyatroda dinlemek beni gerçekten pek mesut etmişti. mevzu bahis vokalistimize buradan -her nerede yaşıyor ve yaşatılıyor ise (?)- takdirlerimi sunuyorum.

jeff buckley ile aramızda kozmik bir bağlantı olduğunu düşünüyorum. söylediği şarkıların anadilimde olmamasına rağmen bu kadar içime işlemesi başka türlü mümkün olamazdı herhalde. 'last goodbye' insanda bağıra çağıra eşlik etme isteği uyandırıyor, 'lilac wine' adeta bir 'her şeyi yak' etkisi yaratıyor. 'so real' bünyenin bazal metabolizmaya geçişini tetikliyor. 'hallelujah' yorumu diğer tüm coverları anlamsız hale getiriyor. son şarkı olan 'dream brother' ise, pek tabii, dinleyiciye "bu müzikçaların repeat tuşu neredeydi?" dedirtiyor.

şarkıların, grupların yavaş yavaş birbirine benzemeye başladığı bu günlerde jeff buckley aklımda benzeri ve muadili olmayan bir müzisyen olarak varlığını her zaman sürdürecek, bundan eminim. tek albümle ruhumda yarattığı ufak çaplı deprem için kendisini hiç ama hiç suçlamıyorum. oralara gider mi bilmiyorum ama; eyy jeff buckley, sevgiler, saygılar, teşekkürler.

everybody here wants you.

3 Mart 2009 Salı

pink floyd - the wall [1979]

pink floyd:
1 müziksel alemlerde "voltran! voltran! voltran!" diye bağırınca ortaya çıkan oluşum.
2 bilinçaltı için müzik.

üniversite hayatım boyunca en ulvi amaçlarımdan biri mühendisliğe teğet geçen, ilginç seçmeli dersler bulmak oldu. her dönem kayıt vakti geldiğinde, üşenmedim, ders listelerini hatim ettim, consent için hocalara mailler döşendim ve atılan muhtelif taklalar neticesinde theory of musical sound, neuroscience ve psychoacoustics gibi dersler almayı başardım. fakat ne yazık ki tüm bu çalışmalar yukarıdaki son derece subjektif listedeki 2 numaralı gözlemin sebeplerini açıklamak için yeterli olmadı.

son birkaç yıl içerisinde fark ettiğim şöyle bir durum var: müzik dinlerken aklımdan geçen düşünceler genellikle şarkının çağrıştırdığı şeylerden ziyade içeriğiyle alakalı oluyor. melodi, ritim, enstrümanlar ve sözler beynimde ayrı işlemlere tabi tutuluyor. hatta sanırsam birçok şarkının saniyesi saniyesine hafızamda kayıtlı olması ve canlı versiyonlara çoğunlukla katlanamamam bu sadık ve ezberci tavrımdan kaynaklanıyor. fakat söz konusu pink floyd olduğunda nedense bunların hiçbiri gerçekleşmiyor. sanki yaptıkları albümler big bang'den beri varmış, böyle kabul edilmiş, aslında hepsi birer quarkmış, daha fazla parçalanmazmış, her birinin asıl muhatabı bilinçaltımmış gibi düşüncelere kapılıyorum. aslında onları dinlerken 'düşünme' aktivitesini çok da fazla gerçekleştiremiyorum. bu yazıyı yazmanın bana ne kadar zor geldiğini bu şekilde açıklayabilmeyi umuyorum.

the wall, tam anlamıyla 'her yerde' olan bir albüm olduğu için kendisi ile tanışmamızın nasıl gerçekleştiğini hatırlayamıyorum maalesef. tek bildiğim, baştan sona dinlediğim ilk pink floyd albümünün bu olduğu ve sonrasında diğer albümlerle beğenimin logaritmik arttığı. geçmişe dair buna benzer belirsizlikleri önlemek adına, dünyadaki tüm insanların beyinlerine 'another brick in the wall' (ve hatta belki 'losing my religion') counterları konsa, sonuçlar kan sayımlarında falan ortaya çıksa çok eğlenceli olurdu diye düşünmüşümdür hep. konuyu çok da dağıtmadan belirtmek isterim ki, mevzu bahis counterdaki ilk +1'in mimarı, yanlış hatırlamıyorsam, babamdı. ona ve orta okul sıralarında elinde the wall dvd'si ile gezen ve bana bu albümü dinlemem gerektiğini hatırlatan aykut'a buradan teşekkürlerimi sunuyorum.

birkaç ufak ayrıntı: bazı şarkılarda, bazı sözler vardır hani, duyduğunuz zaman içinizi mutluluk-huzur arası bir his kaplar. garip bir şekilde, uzun zamandır benim bu listemde bir numara "tell me, is something eluding you, sunshine?" cümlesine ait. cümlelerden söz açılmışken, sanitarium isimli şahane oyunun bir bölümünde son derece garip bir anne ve "mother is good, mother is the way" lafını tekrar eden zombi çocuklar vardı. 'mother' şarkısının videosu benim nezdimde hep o sanitarium bölümü olmuştur. bir de, rc orkestra konserlerinin birinde 'another brick in the wall' çalınmıştı, çocuk korosunun başında da sevgili mrs. halıcıoğlu'nun kızı vardı. kendisi de gösterinin bir parçası olsa, o performanstan da eminim güzel bir video çıkardı.

dvd'si elime geçtiğinden beri evime gelen misafirlere pulse'ı izletmeyi görev edinmiş bulunmaktayım. tüm konseri gösterecek zaman olmasa bile herkese en azından bir doz comfortably numb vererek dünyadaki iyilik kotamı doldurabilirmişim gibi geliyor. mutluluk kotamı doldurmak için yapmak istediklerim arasında hayattaki tüm pink floyd üyelerinin önünde eğilerek kutsanmak ve reenkarnasyonla david gilmour'un gitar teli olmak var.

'amaçsızca içini dökme' kotamı doldurma yönünde ufak bir adım olan bu yazıyı bitirirken, artık aramızda olmayan tüm pink floyd üyelerine saygılarımı sunuyorum. müzik tanrıları kalanları başımızdan ve bu şahane müziği bilinçaltımızdan eksik etmesin. amin.

7 Şubat 2009 Cumartesi

led zeppelin - physical graffiti [1975]

led zeppelin, bence bir enerji türü. ses dalgaları eşliğinde taşınma, diğer enerji türlerine dönüşme ve reaksiyonlara sebebiyet verme gibi özellikleri var. mesela insanda serotonin salgılanmasını sağlayabiliyor; hop hop hoplama, zıp zıp zıplama isteği uyandırabiliyor. kişi-kulak-pas üçgeninde şahane bir katalizör olabiliyor. her an, her yerde karşınıza çıkabiliyor, asla yok olmuyor. ayrıca, şu deneyimime bağlı olarak söyleyebilirim ki, ismi yo ile başlayıp da ile bitmeyen biz zavallı varlıkları hakkında bir şeyler yazmaya çalışırken (ah, bir de albümü seçerken) oldukça zorlayabiliyor.

led zeppelin ile tanışmamın hikayesi çok gurur duyulacak cinsten değil aslında. godzilla filminin soundtrack'inde -ki 98'de bu albüm pek popülerdi- "come with me" isimli bir şarkı vardı, hoşuma gitmişti. biraz google, biraz p2p derken kashmir'e ulaşmayı başarmıştım. (ilk basamak olarak puff daddy'yi kullanma konusunda kendimi hep 'led zeppelin'e giden bütün yollar mübahtır' diyerek avutmuşumdur.) sonrasında olaylar hızla gelişti, zira dosya adı içinde led zeppelin geçen her mp3'ü bulma, yükleme ve dinlemeyi kendime görev edinmiştim. albüm albüm ayrılmış, düzgün bir arşive sahip olmam çok daha sonraları gerçekleşti, dolayısıyla yukarıdaki physical graffiti seçimi 'kashmir'i içermesi' gibi nostaljik sebeplere dayanıyor.

hemen söyleyip aradan çıkarmak isteği içindeyim: bence kashmir şu dünya üzerinde yazılmış en muhteşem şarkılardan biri. yaşayan herkesin evrene belirli bir miktarda katkıda bulunma gibi bir yükümlülüğü olsa, yapılanların hesabını da ben tutuyor olsam, led zeppelin'i oluşturan yüce insanları kashmir sonrası diğer her türlü işten muaf tutardım. geçmişe dönük bonus olarak stairway to heaven var mesela, ki onsuz bir dünya düşünemiyorum, onca cover meraklısı genç grup ne yapardı sonra? nobody's fault but mine ve whole lotta love'ı o kadar çok seviyorum ki, muhtelif konserlerde şarkı aralarına katılmış birkaç riffini duymak bile beni acayip mutlu edebiliyor. black dog, dazed and confused, ramble on, hepsi şahane şeyler...

led zeppelin'le ilgili anlatacak anekdot çok aslında. mesela freaks and geeks'in bir bölümünde nick john bonham öldüğü için depresyona giriyordu, çok hoş bir ayrıntıydı bence. yine aynı dizide daniel bir ara boş sınav kağıdına 'zeppelin rocks!' yazıp bunu müdürümsü bir insana teslim etmişti. gerçek dünyaya dönersek; 2007'deki londra reunion konseri sırasında hayatımdaki diğer her şeye ara verip canlı yayın yapan internet sitesi aramıştım, düzgün bir kaynak bulamayınca alakalı bloglarda bir setlist uğruna f5 delisi olmuştum. bir mtv ödül töreninde jimmy page sahneye fred durst isimli şahsı çıkarıp thank you söyletince televizyona karşı aduket çekesim gelmişti. televizyon bizim bile değildi.

enerjiyi yazıya dökme gibi tehlikeli bir amaca sahip bu postu daha fazla dallanıp budaklanmadan burada noktalıyor, bonzo için 1 dakikalık saygı duruşunun hemen ardından grubun tüm üyelerine sonsuz teşekkürlerimi sunuyorum. zeppelin'siz gününüz geçmesin.

18 Ocak 2009 Pazar

deep purple - perfect strangers [1984]

deep purple ile tanışmak için gerekli malzemelerimiz: boş zaman, şahane arkadaşlar, birkaç bardak kahve, abartılı miktarlarda çikolata ve internete bağlı bir bilgisayar. bu kombinasyonu oluşturabildiğimiz zamanlar gerçekten çok güzeldi. muhabbet güneş doğana kadar devam etse de geyikte zirve genelde saat 3 civarlarında gerçekleşiyordu. psikanaliz ve mtv geyiklerinden kalan vakitlerde (nasıl bir ikiliyse bu) güzel müzikler keşfettiğimiz de oluyordu. yine böyle aşırı dozda çikolata tüketilen bir akşamda çarut bize "perfect strangers"ı yollamış, hatta "alın bunu, tapının" gibi bir şeyler demişti. biz her ne kadar bu tavsiyeyi unutup geceye "united states of whatever" tarzı güzide eserlerle devam etmiş olsak da, şarkı bir sonraki bilgisayar temizliğinde karşıma çıkmış ve beni pek mesut etmişti.

müzikle alakalı konularda beni en çok zorlayan şeylerden biri gerçek üstü güzellikte onlarca albümün ben doğmadan çok önce yapılmış olması. hem yenileri takip etmeye hem de eskileri özümsemeye çalışınca insan ister istemez "so much music, so little time" gibi sonuçlara varıyor. "perfect strangers"ı ilk duyduğumda da buna benzer düşüncelere kapılmıştım. birkaç hafta süren dinleme seanslarından sonra deep purple, odama teşrif edip "düzgün bir şeyler çalsana" diyen misafirlere hazırlanacak playlistlerin demirbaşı haline gelmişti.

muhtelif kutsal bilgi kaynaklarında gördüğüm ve yürekten inandığım şöyle bir teori var: içinde 'ian' isimli üye bulunduran gruplardan kötü müzik çıkmaz. elimde çok fazla örnek olmamasına rağmen, bir adam tüm dünyaya yeter diyerek teoriye şu eklemeyi de yapmak istiyorum: grup bir adet de "ritchie" içeriyorsa tadından yenmez. "perfect strangers", o tadı (maalesef) içermemesine rağmen, her zaman için benim en çok sevdiğim deep purple albümlerinden biri olmuştur. albümle aynı adı taşıyan şarkının da yerinin ayrı olduğunu belirtmem gerekiyor. zira dinlerken heroes'taki boyutlar arası kapılardan birine girmiş gibi oluyorum, şarkı bittiğinde -genelde yoldayken dinlediğim için- "aaa, buraya ne zaman geldik?" deme ihtiyacı hissediyorum.

çikolata, perfect strangers ve heroes of might and magic arasındaki süper bağlantıyı dile getirdikten sonra bu yazımı deep purple'a teşekkürlerimi sunarak noktalamak istiyorum. bir de, unutmadan, 'gülen bebek, hoplayan köpek' konulu abuk subuk videoları deep purple canlı konser kaydı olarak isimlendirip paylaşıma sunan, akabinde de zavallı 56k kullanıcılarını deli eden insanları buradan kınıyorum. son olarak da ışınlanma üzerine çalışan isviçreli bilim adamlarının deep purple'a bir kulak vermesini öneriyorum.

ps. yazıya bu kadar kolay ve başarılı bir şekilde dökülebilen başka bir şarkı bilmiyorum ben:

dat dat daaaaaa
dat dat dadaaaaaa
dat dat daaaaaa
dat daaaaa

(beavis-butthead ikilisine teşekkürler.)