20 Aralık 2008 Cumartesi

soundgarden - superunknown [1994]

artık differentiable olmadığımı söylemiştim, değil mi?

audioslave ile tanıştıktan sonra yavaş yavaş kaçırdığım grupların farkına varmaya başladım. bu grupların ilki, doğal olarak, soundgarden oldu. ve ben soundgarden'ı çok sevdim. 

öyle böyle değil.

soundgarden'ı benim için önemli kılan bir sürü unsur var. en başta, benzer frekans spektrumlarına sahip olduğumuzu düşünüyorum. normal bir gün içinde beynimde oluşan elektriksel zımbırtıları toplasak, çarpsak, bölsek, zamana göre grafiğini çizsek bir "loud love" elde edeceğimize neredeyse eminim. bir de, diğer chris cornell çalışmalarına kıyasla soundgarden çok farklı bir tada sahip. şarkıların çoğunda insanı farklı ruh hallerinden çıkarıp kendi moduna sokma gibi bir özellik var sanki. müziğin çin'i soundgarden'dır diyorum, dedim.

superunknown'u ilk dinleyişim lise yıllarına tekabül ediyor. çoğunlukla duygu'yla matematik derslerinde bir taraftan türev alırken diğer taraftan tek kulaklıktan albümü dinlerdik. (komik bir ayrıntı, bunu en ön sırada yapıyor oluşumuzdu. buna izin veren, mr. welch'in detention vermeye çalıştığı tek öğretmen olarak literatüre geçen mr. preacher'a buradan teşekkürlerimi sunuyorum.) sanırım o dersler bende garip bir şartlanmaya sebebiyet verdi, ileri matematik kullandırmayı gerektiren derslerin sınavlarına soundgarden olmadan çalışamadım hiçbir zaman. bu da böyle bir anımızdı.

müzik videoları denince aklıma gelen, hafızamda kalıcı yer etmiş birkaç sahne var. yarı-travmatik prodigy'leri bir tarafa bırakırsak bu görüntülerin en başında "black hole sun"daki 'mangaldaki barbie' temalı çalışma geliyor. videonun tamamı bir fenomen, biliyorum, ama o sahnenin bendeki etkisi her zaman bambaşka olmuştur. eklemek isterim ki, rock'n coke'ta gördüğüm kadarıyla bu şarkı milletimizin genç insanları arasında eşlik etme seviyesi açısından "kimler geldi, hayatımdan kimler geçti" kıvamına gelmiş, ki bu hoş bir durum sanırsam. bir de, unutmadan, kalbimde ayrı bir yeri olan bir diğer video da "fell on black days"e ait olan. çok siyah-beyaz, çok gölgeli, çok basit, çok güzel.

soundgarden'ı neanderthal rock ve homosapien rock olarak ikiye ayırırsak, ikinci kategorinin yıldızı benim nezdimde "4th of july" olmuştur hep. alakalı olarak, bu yazın en büyük hayal kırıklıklarından biri chris cornell'in rock werchter'de gerçekleşecek performansını iptal etmesi oldu. sahneye 3 temmuz'da çıkacaktı, bir insanın cornell'i hayatında en fazla birkaç kez göreceğini düşünerek -ve mühendis bakış açısıyla- bunu "neredeyse 4 temmuz" olarak değerlendirebilirdik. ve belki de orada ben "4th of july"ı canlı dinleme şansını elde edebilirdim. olmadı. ama bir gün bu da gerçekleşecek, hatta 1. kategorinin altın madalyalısı "jesus christ pose"u da dinleyeceğim, "pretty noose"u da. şahane olacak şahane. hissediyorum.

soundgarden'ı reunion haberi gelirse muhtelif taklalar atacak, sonra da "ama eski büyüsü bozulmasın" deyip ikilemlere sürüklenecek kadar çok seviyorum. kendilerine badmotorfinger başta olmak üzere yaptıkları 5 şahane albüm için, bir de ayrıyetten "burden in my hand" için teşekkürlerimi sunuyorum. alınmasına yardımcı oldukları şahane türev ve integralleri de unutmayalım tabi. 

ps. eski zamanların anısına,

i'm a search light soul they say, but i can't see it in the night
i'm only faking when i get it right

bonus: rock'n coke outshined performansı, 01.09.07



17 Aralık 2008 Çarşamba

audioslave - audioslave [2002]

∃! vocalist v ∀ generation s.t. v→god as t→∞.

mtv eskiden her hafta bir şarkıya kafasını takar, her saat başı o şarkının videosunu yayınlardı. bir ara o şarkı mevzu bahis albümün ilk single'ı olan "cochise" idi. ben, her nedense, şarkıya her denk gelişimde kanalı değiştiriyodum - öyle ki, uzun bir süre o helikopter sesi benzeri kısmın ötesini dinlemeden yaşadım. bu arada belirtmem gerekiyor, odamdaki yer problemlerinden mütevellit televizyon bir kitaplığın üstünde, yüksek irtifalarda yaşamını sürdürmekte ve dolayısıyla radyo gibi kullanılmaktaydı. neyse, birkaç hafta sonrasıydı sanırım, yine televizyon dinlerken "like a stone" çalmaya başlamıştı. gitar solosu civarlarında sandalyeye mıhlanıp kaldığımı çok net hatırlıyorum. sonra kafamı kaldırıp televizyona bakmıştım, tam o anda ekranda gülümseyen bir adam vardı. (03:31 - ilgilenenlere.) işte o gün müziksel ilerleme grafiğimde bir discontinuity meydana geldi, artık differentiable bile değildim, limitim uçuyor kaçıyordu, zira artık chris cornell denen insanoğlu hayatıma girmiş bulunuyordu.

audioslave hastalığını önce sanırım duygu'ya bulaştırmıştım. sonra da gülin'e. kendimizi bir ara o kadar kaptırmıştık ki grupla ilgili her şeye; lise hayatımı sadece audioslave anektodları üzerinden anlatmak mümkün bile olabilir. albümü hatim ettikten sonra canlı kayıtları edinmeye adamıştık kendimizi. aldığımız seçmeli bilgisayar dersi sırasında lab'de jeffgarden'dan videoları yüklüyorduk. o senenin bilançosu şu şekildeydi: yaklaşık 15gb'lık bir konser/röportaj vs video arşivi, 2500 resim, 3204967207 adet mp3. bu noktada robert'e überhızlı interneti için teşekkür etmeyi bir borç bilirim. ayrıca tüm videoları sistematik olarak listeleyen duygu'ya ve benim az kalsın bozduğum emektar 512mb'lık flashdiskine teşekkürlerimi sunuyorum.

albümdeki her şarkıyı ayrı ayrı çok seviyorum. beynime kalıcı bir şekilde kazınmış şeylerin bir kısmı şöyle: "cochise"in başlangıcındaki o helikopter sesleri, "show me how to live"in videosu, "what you are" ve "getaway car"ın sözleri, "i am the highway"in sebep olduğu hipnoz hali, "like a stone"un solosu ve "the last remaining light"ın tüm notaları. ayrıca, aol röportajında chris cornell'in "who's your biggest celebrity crush?" sorusuna "michael jackson." diye cevap verişi. westpalm'daki "seven nation army" performansı. bir de tabii hepsinin ötesinde, 22 haziran 2005 akşamı, brixton konseri.

o konsere gitmek hayatımda yaptığım en iyi şeylerden biriydi galiba. o günden aklımda kalanlar gülin'in mcdonald's'daki tepkisiz hali, heyecandan yiyemediğimiz o yemek (ve muzlar), konseri en ön sıradan izlememizi sağlayan sevimli güvenlik görevlisi, konser boyunca bir taraftan crowd surfer avlarken diğer taraftan da bize su yetiştirmeye çalışan görevliler, "killing in the name" başlangıcında üzerimde oluşan 223046702 Pascal'lık basınç, çıkışta metroya giderken tshirt'ünü düşüren ve "i'm sorry you had to touch that" diyen eleman ve before & after fotoğraflarımız. ilginçtir, konserin kendisini anlatamak çok zor geliyor. dilek'in de dediği gibi, beynimin video codeclerini çözdüğüm gün o deneyimi de kelimelere dökmeyi başarabileceğim sanırım.

bu yazıyı 'destan' kategorisine girmeden önce burada noktalamak istiyorum. audioslave'e lise yıllarımızı şenlendirdikleri için, tom morello'ya da pena için teşekkür ediyorum. evrendeki bilimum güçler chris cornell'i başımızdan eksik etmesin. amin.

bonus: konser bileti